Giriş
İttifakların genellikle savunma amaçlı olarak kuruldukları iddia edilse de, oluşum süreçlerine bakıldığında ekonomik, siyasi ve/veya ideolojik amaçları da içeren belirli tehdit algılamalarının yanında, farklı çıkar hesaplarının da yapıldığı dikkati çekmektedir. (Russett, 1971: 262-89Russett, B. M. (1971). An empirical typology of international military alliances. Midwest Journal of Political Science, 15(2), 262-289.; Trauschweizer, 2016: 166-94Trauschweizer, I. (2016). Adapt and survive: NATO in the Cold War. In P. Mansoor & W. Murray (Eds.), Grand strategy and military alliances (pp. 166-194). Cambridge University Press.; Fang & Johnson & Leeds, 2014: 775-809Fang, J., Johnson, C., & Leeds, B. A. (2014). To concede or to resist? The restraining effect of military alliances. International Organization, 68(Fall 2014), 775-809.; Synder, 1999: 102-119; Synder, 1997, Osgood, 1968).
Ülkeler ittifaklara girerken ortak amaca yönelik çıkarlar arasında kendi çıkarlarının da korunacağını hesap ederler. Kendi amaçlarını gerçekleştirmek için yeterli gücü olduğunu düşünen ülkelerin ittifak arayışlarında ise söz konusu ülkenin amaçlarını gerçekleştirme yolunda ortaya çıkacak olan maliyeti paylaşarak düşürmek, amaca ulaşmak için gerekli süreyi kısaltmak ya da bu amaçlara ulaşmak için başvurulacak eylemleri meşrulaştırmak amacıyla da hareket edebileceği ve ittifaka girebileceği söylenebilir. Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 2. Dünya Savaşı sonrası yeniden kurulacak olan uluslararası sistemde, başlangıçta bölgesel bir askeri ittifak olan NATO’yu, Batı Avrupa ve Akdeniz’deki güç-güvenlik (ekonomik, siyasi, askeri) ilişkisini inşa etmek ve bölgeyi çıkarlarına uygun bir biçimde düzenlemek için askeri-güvenlik ayağı olarak planlamıştı.
Soğuk Savaş’ta Hattın Güvenliği Sorunu
NATO Antlaşması Nisan 1949’da imzalandığı zaman Soğuk Savaş süreci devam etmekteydi. NATO’nun bu süreçte, en önemli askeri güç olan ABD tarafından kontrol edileceği açıktı. Monroe geleneğinin aksine, Dünya Savaşı ve özellikle Soğuk Savaş’la birlikte Avrupa’nın her alandaki askeri-siyasi-ekonomik ilişkilerine taraf olmaya başlayan ABD öncelikle kendi çıkarlarını korumayı amaçlamaktaydı. Türkiye ve Yunanistan’ın 1952’de NATO’ya kabulü de Sovyetler Birliği’ni tahdit-çevreleme politikasının bir devamıydı. Batı Almanya’nın (Alman Federal Cumhuriyeti) NATO’ya alınmasından 9 gün sonra Sovyet blokundaki ülkeler 11-14 Mayıs 1955’de Varşova’da toplanmış ve 14 Mayıs’ta Varşova Paktı antlaşması imzalanmıştı (Nogee & Donaldson, 1988: 110Nogee, J. L., & Donaldson, R. H. (1988). Soviet foreign policy since World War II (3rd ed., s. 110). New York: Pergamon Press.). NATO’nun etkinlik alanını genişletme çabasını 1982’de İspanya’nın 16’ncı üye olarak NATO’ya alınması izlemişti. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Sovyetler Birliği’nin dağılması ise ABD’nin 1990’lı ve 2000’li yıllarda NATO’ya yeni ülkeler katmasının önünü de açmıştı.
ABD, 2. Dünya savaşıyla tıkanma noktasına gelen Batı Avrupa kapitalizminin yeniden inşasına soyunurken, askeri-siyasi-ekonomik bir işbirliği yaratarak Avrupa’nın iç ilişkilerine doğrudan karışmaya başlamıştı. Avrupa’nın ekonomik açıdan ABD’nin çıkar alanı içerisinde tutulması için 1947 yılında Marshall Planı gündeme getirilmişti. Bu planın amacı Avrupa ekonomilerinin ABD hegemonyası altında canlandırılması ve böylece buralarda meydana gelebilecek olası radikalleşmelerin önüne geçerek Sovyet blokuna doğru kaymaları önlemekti (Harman, 1999: 544Harman, C. (1999). A People’s History of the World, (s.544), London: Bookmarks.).
ABD’nin Avrupa’yla ekonomik ilişkilere ağırlık vermesi, ABD ekonomisinin varlık nedeni olan uluslararası kapitalist ekonomiden izole edilememe ve gelişmiş ülke pazarlarına müdahil olma çabasının da bir parçasıydı. 2. Dünya Savaşı’nı takiben, başlangıçta işbirliği içinde olan Washington ve Moskova’nın yeni dönemde iki farklı ideolojik yapılanmanın temsilcileri olarak ortaya çıkması sorunlar doğurmuştu. Zamanla da anlaşıldığı gibi gerginlik ekonomik, siyasi ve askeri açıdan etki alanlarının genişletilmesi ve kontrolü konusunda yaşanmıştır. Bu amaçla 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD tarafından inşa edilmek istenen yeni uluslararası sistemde NATO güvenlik, BM siyasi, Dünya Bankası ve IMF ise ekonomik örgütlenmeler olarak yapılandırılmıştı.
Sosyalist/Komünist ideolojinin yayılmasının ABD’nin Batı Avrupa’daki pazarını tehlikeye atacağı düşüncesiyle Washington’un Avrupa’da askeri yapılanmaya ağırlık verdiğini görüyoruz. ABD askeri birliklerinin Avrupa’ya yerleştirilmesi, bir oyuncu olarak gelişmelere müdahil olma amacını güdüyordu. Gerekli koşullar Soğuk Savaş ile birlikte oluşmuştu. Washington NATO üzerinden, ABD’nin hayati çıkarlarının bulunduğu Batı Avrupa hattının kontrolünü amaçlamıştı.
NATO’nun Soğuk Savaş’ın başlaması sonucu ortaya çıktığı, Sovyetler Birliği’nin 1948-1949’da Berlin’e uyguladığı ambargonun bunda önemli rol oynadığı ifade edilmiştir. Birleşmiş Milletler’in 13 Kasım 1948’de bir anlaşma yolu bulduğu, bunun Moskova tarafından kabul edildiği fakat Batı tarafından reddedildiği, ABD’nin Berlin’de abluka nedeniyle aç kalan insanlara yardımı propaganda amacıyla kullandığı ve böylece Moskova’yı suçlama fırsatı bulduğu da ifade edilmiştir (Thomas, 1969Thomas, B. (1969). UNO versus NATO. New World, May 1969:2.; Rawnsley, 1999: 31Rawnsley, G. D. (1999). The campaign of truth: A populist propaganda. Cold-War propaganda in the 1950s (s. 31). London: Macmillan.).
Dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Direktörü George Kennan’ın Dışişleri Bakanı George Marshall’a sunmak üzere hazırladığı 24 Şubat 1948 tarihli “ABD dış politikasında güncel sürecin değerlendirilmesi” adlı raporda ABD’nin dünya zenginliğinin %50’sini elinde bulundururken dünya nüfusunun ise %6.3’ünü oluşturduğunu hatırlatarak bundan dolayı ABD’ye karşı bir tepkiye yol açmasının engellenmesinin gereği vurgulanmaktaydı. Kennan devamla ABD’yi yönetenlerin gelecek dönemdeki görevlerinin, ulusal güvenliğe zarar vermeyecek şekilde bu eşitsizliğin sürdürülmesi için gerekli olan ilişki biçimini kurmak olduğunu belirtiyor ve “bütün dikkatimiz her yerde öncelikli olarak ulusal hedeflerimize yönelmelidir. Başkalarını düşünme, dünyaya yardımcı olma gibi bir lüksümüz olduğu şeklinde kendimizi aldatmamalıyız” diyordu (Report by the Policy Planning Staff, 1948Report by the Policy Planning Staff (1948). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.).
Batı ve Doğu Avrupa konusunda uzun dönemde üç olasılıktan bahsedilen bu raporda Kennan, bu coğrafyayı Almanya’nın ya da Rusya’nın kontrol altına alabileceği olasılığı yanında federal bir Avrupa yapılanmasından da söz etmekte ve batı ve doğu Avrupa’yı içeren bir Avrupa federasyonunun tercih edilmesinin gerekli olduğunu belirtmekteydi. Bu siyasi gelenek Soğuk Savaş döneminde ABD dış politikasında karar vericilerce değişik gerekçelerle öne çıkarılmıştı. Bu dönemde ABD dış politikasında realist bir dış politika izlenmesi önerisinde bulunan Prof. Morgenthau da batı yarım kürede rakibi olmayan üstün bir güç olarak ABD’nin her zaman ayrıcalıklı bir konumu korumasına gayret ettiklerini ifade etmekteydi (Morgenthau, 1952Morgenthau, H. J. (1952). American foreign policy: A critical examination, 1952:5. London: Methuen & Co. Ltd.).
Washington tarafından, Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa pazarını tehdit ettiği hesabı yapılmaktaydı. Washington’daki karar vericilerce, Sovyetler Birliği’ne karşı NATO’nun Batı Avrupa’da ABD çıkarları açısından hayati önemde olduğu ifade ediliyordu. Washington, yeni güvenlik düzenlemesinde, Avrupa’nın rolünün ve sorumluluğunun artacağını kabul etmesine rağmen, NATO’nun var olan organizasyonu nedeniyle en azından orta dönemde öncü rol oynayacağını vurgulamayı sürdürdü.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı (1989-1992) James Baker, Batı Berlin Basın Kulübü’nde 1989’da yaptığı konuşmada Avrupa’da bölünmenin sona erdirilmesi ve siyasi, askeri, ekonomik açıdan ABD ve Avrupa arasında ilişkinin sürdürülmesinin önemli olduğunu ifade ediyordu (United States Information Service, 1989United States Information Service. (1989). Official text: Address to Berlin Press Club. The US Embassy, London, 9.). Aynı konuşmada Baker, NATO’nun Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki bağlantının sürdürülmesi için gerekli olduğunu belirtirken, NATO’nun esnek bir örgüt olduğunu ve hızla değişen durumlara uyum sağlayabileceğini de öne sürüyordu.
NATO’nun 5-6 Temmuz 1990 tarihli Londra Zirvesi’nde NATO ülkelerinin liderleri İttifakın yeniden yapılandırılması konusunda anlaşmaya varmışlardı (The Independent, 1990The Independent, (1990, July 7).). Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand’ın Avrupa Konfederasyonu fikri NATO’nun Avrupa’dan dışlanabileceği iddialarını gündeme getirince, NATO genel sekreteri buna, Avrupa’da istikrarsızlığın önünün açılacağı düşüncesiyle karşı çıkıyordu. Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Douglas Hurd’ün NATO’nun Avrupa güvenliği için önemli olduğunu vurgulaması Londra’nın Avrupa’da NATO’nun gelecekteki rolü konusunda Washington ile benzer düşüncede olduğunu gösteriyordu (Nato Review, 1990NATO Review. (1990, August). The future of the Atlantic Alliance. (38)4, 19-22.). Washington açısından İngiltere, Avrupa-Kuzey Amerika birlikteliğinin Avrupa’da en önemli güvencelerinden biriydi. Eski ABD dışişleri bakanı H. Kissinger, ABD’nin yeni Avrupa güvenlik sisteminde destekleyici bir rol oynaması gerektiğini ifade etmiş, NATO’nun yeni gelişmelere ayak uydurması fakat Avrupa coğrafyasında doğabilecek olası anlaşmazlıklar nedeniyle buradaki varlığını sürdürmesi gerektiğini vurgulamıştı (Newsweek, 1989Newsweek. (1989, December 4). The collapse of communism: Europe rethinks its security. (pp. 22-25).).
10-11 Ocak 1994’te Kuzey Atlantik ülkeleri liderleri Brüksel’de yaptıkları toplantıda yayınladıkları bildiride ittifakın Avrupa kıtasını etkileyen tarihi değişim ışığında yenilenmesi için toplandıkları, NATO’nun imkan ve yeteneklerini kullanarak Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’nin geliştirilmesi için çaba gösterileceği ifade edilmekteydi (Hill & Smith, 2000: 217Hill, J., & Smith, K. E. (Eds.). (2000). European foreign policy: Key documents (p. 200, 217, 233-234, 243-244). London and New York: Routledge.). Kuzey Atlantik Konseyi’nin 8 Temmuz 1997 tarihli Madrid toplantısında ise Avrupa-Atlantik İşbirliği bildirgesi yayınlanmıştı. Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan’ın NATO’ya üyelik görüşmelerine davet edilmesi kararının alındığı toplantıda Kuzey Atlantik Konseyi üyesi ülkelerin Madrid’de yeni NATO’ya 21. Yüzyıla girerken şekil vermek için toplandıkları ifadesi kullanılmaktaydı (Hill & Smith, 2000: 237Hill, J., & Smith, K. E. (Eds.). (2000). European foreign policy: Key documents (p. 200, 217, 233-234, 243-244). London and New York: Routledge.).
Şubat 2001’de ABD başkanı Bush (2001-2009) İngiltere Başbakanı Blair (1997-2007) ile görüşmesinde Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın (AGSP) savunma yeteneğini geliştirme çabasına (NATO’nun müdahale etmediği durumlarda) destek verdiğini belirtmiş, ortak açıklamada ise AGSP’nin NATO’nun yeteneklerini güçlendirdiği ölçüde destekleneceği ifade edilmişti (Terriff, Webe, Croft, & Howorth, 2001Terriff, T., Weber, M., Croft, S., & Howorth, J. (2001). European Security and Defence Policy after Nice. The RIIA, Briefing Paper, New Series, No. 20, April 2001, 4.). Burada NATO’dan bağımsız bir yapılanmaya Londra ve Washington’un taraf olmadığı görülmektedir. Dönemin ABD Savunma Bakanı (2001-2006) Donald Rumsfeld de 3 Şubat 2001’de Münih’te Avrupa Güvenlik Politikası Konferansı’nda yaptığı konuşmada, NATO’nun etkinliğini azaltacak girişimlerin kafa karıştırıcı bir tekrarlama ya da transatlantik bağın altüst edilmesi olacağını vurguluyordu (Hill & Smith, 2000, 233-34Hill, J., & Smith, K. E. (Eds.). (2000). European foreign policy: Key documents (p. 200, 217, 233-234, 243-244). London and New York: Routledge.). Eski ABD Dışişleri Bakanı (1993-1997) Warren Christopher ve eski Savunma Bakanı (1994-1997Christopher, W., & Perry, W. (1997, October 21). NATO’s true mission. The New York Times.) William Perry de NATO’nun yeni bir yapıya kavuşturulmasını ve Batının ortak çıkarlarının zarar görebileceği durumlarda müdahale edebilecek bir güç haline getirilmesini öneriyordu (Christopher & Perry, 1997Christopher, W., & Perry, W. (1997, October 21). NATO’s true mission. The New York Times.).
21-22 Kasım 2002 tarihli Prag Zirvesi NATO açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zirvede NATO’nun gerekli olduğunda harekete geçebilmesi için güçlerini hazırlamasının zorunlu olduğu vurgulanmıştır. Etkin bir askeri gücün Avrupa-Atlantik bölgesinde güvenliği sürdürebilmek için zorunlu olduğu ve gerekli bölgelere gönderilmek üzere bir NATO Mukabele Gücü kurulması kararlaştırılmıştı. Avrupa müdahale gücünün NATO altyapısını kullanacağı ifade edilmiş, Türkiye’nin bu gücün karar alma sürecine katılma isteğini Yunanistan’ın reddetmesi üzerine Türkiye NATO’nun imkanlarının Avrupa müdahale gücü tarafından kullanılmasına karşı çıkmıştır. Buna karşılık ABD tarafından 21 bin kişiden oluşan bir NATO müdahale gücü gündeme getirilmiştir. Bu gelişme ABD’nin her durumda NATO’yu AB coğrafyasında tutma çabasını göstermesi açısından önemlidir.
Çevreleme/Tahdit (Containment) politikası, ABD’nin 1947-1991 yılları arasında NATO vasıtasıyla Sovyetler Birliği’ne karşı sürdürdüğü bir stratejiydi. 1966 yılında Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün, NATO konusunda şüphelerini dile getirdiği ve Fransa’yı NATO’nun askeri şemsiyesinden çıkardığı dönem bunun dışındadır. ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan ekim 1962 yılındaki Küba Füze Krizi sonrasında dönemin (1959-1969) Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, Washington ile ilişkiler konusundaki şüphelerini dile getirmeye başlamıştı. Dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’a yazdığı 7 Mart 1966 tarihli mektubunda Fransa’nın kararını, “coğrafyamızda egemenliğimizi tam olarak sağlamak”, “birleşik komutanlığa katılımı sonlandırmak”, “birlikleri NATO’nun kontrolünden çıkarmak”, “özünü değiştirmeden ittifak biçimimizi değiştirmek” diye ifade etmekteydi (Permanent Representation of France to NATO, 2017Permanent Representation of France to NATO. (2017). Archive - Letter from President Charles de Gaulle to President Lyndon Johnson on France’s withdrawal from the NATO command structure (March 7, 1966).). Charles de Gaulle Fransız deniz güçlerini NATO’nun kontrolünden çıkardı.
Avrupa’nın kendi içinde NATO’yu dışlayabilecek bir güvenlik yapılanmasına doğru çaba göstermesi Washington’da sürekli rahatsızlık yaratmıştır. Avrupa’dan Amerikan kuvvetlerinin orta ve uzun dönemde dışlanmasını da beraberinde getirebilecek olan bu gelişmeye karşı Washington, Soğuk Savaş sonrası süreçte NATO’ya dahil ettiği ülkelerle birlikte geniş Avrupa coğrafyasında etkinliğini sürdürmeyi amaçlamıştır. Fransa ve Almanya’nın Avrupa merkezli bir güvenlik yapılanması çabasına karşılık İngiltere’nin Avrupa savunma sisteminin NATO’yla entegre olacak şekilde düzenlenmesi doğrultusunda çaba gösterdiği ve Avrupa-Atlantik hattında 1990’lı yıllarda güvenlik konusunda tam bir mutabakata varılamadığı görülmüştü.
NATO Üzerinden Kontrol Hattını Genişletme Çabası
NATO Genel Sekreterliği görevini Ocak 2004’te devralan Hollandalı Jaap de Hoop Scheffer ABD başkanı George W. Bush’la birlikte yaptıkları basın toplantısında NATO’nun, Afganistan’daki olaylara tarafsız kalamayacağını ifade etmiştir (Scheffer, 2004aDeHoop Scheffer, J. (2004). Anticipating Istanbul. NATO Review (Istanbul Summit Special), 6.). 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da düzenlenen üye ülke liderlerinin katıldığı NATO İstanbul Zirvesi’nde yayınlanan bildiride NATO öncülüğündeki Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü’nün (ISAF) Afganistan’da görevlendirilmesi kararı alınmış ve Afganistan’daki barış ve istikrara katkının NATO’nun temel önceliği olduğu vurgulanmıştı (NATO Press Release, 2004NATO Press Release (2004, June 28). Istanbul Summit Communiqué.). Bu açıklamalar NATO’nun faaliyet alanlarının genişletilmekte olduğunu göstermekteydi.
ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrası kurduğu sistemin askeri-güvenlik ayağı olan NATO’nun konuşlandırıldığı Batı Avrupa’da, bir süre sonra ABD’nin öncülüğünü ettiği uluslararası kapitalist ekonominin artan pazar ihtiyacı için yeni alanlar açmak çabası içine girilmişti. Sovyetler Birliği’nin kontrol altında tuttuğu Doğu Avrupa coğrafyası, yakınlığı nedeniyle öncelikli olarak gündeme getirilmişti. Hem bu pazarları açmak, hem de uygun kuralları dayatarak bu pazarları geliştirmek için adımlar özellikle 1980’li yıllarda atılmaya başlanmıştı. Bunun için, “demokrasi ancak serbest pazarla olur” anlayışı etkili kılınmaya çalışıldı. Serbest Pazar anlayışının karşılaştırmalı üstünlüğe sahip gelişmiş merkezi ülkeler açısından ayrıcalık yaratacağı açıktı.
Burada büyük oranda İslam coğrafyası da diyebileceğimiz Büyük Ortadoğu coğrafyası, yeni sistemde hegemonyayı sürdürmek için gerekli olan mali kaynağın sağlanması açısından en uygun ürün olan ve bu nedenle günümüzde hegemonya yarışında hayati bir rol oynamayı sürdüren enerji kaynaklarını bulundurması nedeniyle öne çıkmıştı. Geçiş dönemlerinde meydana gelen yeniden yapılanma sürecinde, sistemden alınan payın yeniden düzenlenmesinde enerji kaynaklarının bulunduğu alanların ve pazarlara ulaşım yollarının önemli bir rol oynayacağı açıktır. Bu süreçte paylaşım sorununun yaşanması ise belirsizliğin artmasına yol açmaktaydı.
Gelişmiş birçok Avrupa ülkesi bugün enerji ihtiyacını önemli oranda başka alanlardan sağlamak zorundadır. Soğuk Savaş’ın sona ermesini takip eden 1990’lı yıllarda Japonya merkezli doğu Asya ve Almanya merkezli Batı Avrupa, ABD’ye ekonomik alanda alternatif güç olabilecek merkezler olarak öne çıkmıştı. Fakat zamanla bu merkezlerin enerjide dışarıya bağımlı olmalarının önemli bir sorun olduğu ortaya çıkmıştı. Bu güç merkezlerinin, 1992 tarihli Pentagon raporunda bir risk olarak gösterildiği bilinmekteydi (Tyler, 1992Tyler, P.E. (1992, March 8). US Strategy Plan Calls For Insuring No Rivals Develop. The New York Times.). Rapora göre, ABD’ye ekonomik alanda alternatif olabilecek ülkelerin, enerji kaynaklarının yoğun olarak bulunduğu bölgelerde etkinlik sağlama çabaları enerjide bağımlılıklarını azaltma sonucunu doğurabilecekti. Bu durumun da Almanya, Fransa, Japonya gibi alternatif güç merkezlerinin kendi ayakları üzerinde durmalarının ve dünya politikasında bağımsız bir aktör gibi hareket etmelerinin yolunu açabileceği vurgulanmaktaydı. Bu gelişmelere 2000’li yıllarda öne çıkan Çin de eklenmiştir.
Enerji ihtiyacını önemli oranda Rusya Federasyonu’ndan, Ortadoğu’dan ya da Kuzey Afrika’dan karşılayan ve kendi ordusunu kurmuş bir Almanya merkezli Avrupa’nın ABD’nin kontrolünden çıkma olasılığı, Amerika’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurduğu uluslararası düzeni bozabilirdi. 1947’de Marshall Planı ile birlikte ABD’nin refahını, önemli oranda Avrupa’nın ekonomik olarak ayakları üzerinde durmasına bağlayan Washington yönetiminin Avrupa pazarından yeterince faydalanabilme beklentisi boşa çıkabilirdi. Doğu Avrupa’yı Almanya’nın, Kuzey Afrika’yı Fransa’nın kontrol ettiği bir Avrupa’nın ABD’yi bölgeden dışlayabileceği, ya da ekonomik faaliyet alanını daraltabileceği açıktı. Bir dönem ABD dışişleri bakanı olan Dr. Henry Kissinger’ın belirttiği gibi ABD’yi Avrasya’nın kenarında bir ada haline getirme riski mevcuttu (Newsweek, 1989Newsweek. (1989, December 4). The collapse of communism: Europe rethinks its security. (pp. 22-25).). Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Avrupa ve Doğu Avrupa pazarıyla birlikte Kuzey Afrika ve Ortadoğu pazarını ve kaynaklarını da kontrol etme çabası, projenin başarılı olması ve hegemonyanın sürdürülebilmesi için zorunlu görülüyordu. Amerika’nın Soğuk Savaş sonrası bölgesel ve uluslararası faaliyetleri bu hesap üzerine kurulmuştu.
NATO’nun Doğu Avrupa’ya yönelmesi geniş Avrupa’yı kontrol etmek çabasıyla ilgiliydi. Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Romanya ve Bulgaristan’a doğru yeni bir kontrol hattı oluşturulmuştu (The New American, 2003The New American. (2003, April 7). US bases in Eastern Europe? Vol.19, No.7.). Bu ülkelerin NATO’nun içine alınmasıyla bu hattın güvenceye alınması çabası sürdürüldü. ABD açısından, Almanya’nın etki alanını doğuya doğru genişleterek bu pazarları kontrol etme çabasını ve Rusya ile yakınlaşmasını engellemek önemliydi. Dr. Henry Kissinger Almanya’nın Avrupa’da lider rolü talep edebileceği ve Rusya Federasyonu ile arasında bir yakınlaşmanın doğabileceği konusundaki tedirginliğini ifade etmekteydi (Kissinger, 2001Kissinger, H. (2001). Does America Need a Foreign Policy? Toward a Diplomacy for the 21st Century. New York, NY; London: Simon & Schuster.).
Jeopolitik İttifaktan Ekonomik Rekabete
Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı uyguladığı çevreleme/tahdit politikası, benzer katılıkta olmasa da Soğuk Savaş sonrası dönemde eski müttefik, yeni rakip olan gelişmiş liberal kapitalist ülkelere karşı da uygulanmaya başlandı. Yeni süreçte eski müttefikler pazarın paylaşımı konusunda anlaşmazlık içine girdiler (O’Loughlin, 1996: 133O’Loughlin, J. (1996). Geo-Economic Competition and Trade Bloc Formation: U.S., German and Japanese Export 1968-1992. Economic Geography, 72(2), 133-156.). Mücadele, pazarın kontrol edilip edilememesiyle ilgiliydi ve pazarı açık tuttuğu sürece komünizmle bir sorun yaşamadıklarını Çin Halk Cumhuriyeti örneğinde görmüştük. Pazarı kapattığı için 1980’li yıllarda komünist Sovyetler Birliği’ni şeytanın imparatorluğu diye tanımlayanlar komünist Çin’le yakın ilişkilerini sürdürüyorlardı.
2001-2009 döneminde ABD Başkanı George W. Bush’un ileri sürdüğü stratejide Ortadoğu için daha fazla özgürlük yaratılması iddiasıyla “Genişletilmiş/Büyük Ortadoğu Girişimi” ortaya atıldı. Batı’nın, özellikle enerji kaynaklarının bulunduğu bazı Batı Asya ve Arap ülkelerine demokrasi, pazar reformları ve insan hakları doğrultusunda çaba göstermek için destek vermesi öngörülüyordu (A Forward Strategy for NATO, 2004NATO Press Release (2004, June 28). Istanbul Summit Communiqué.). 1995’te ABD’nin Ulusal Güvenlik Konseyi direktörü Anthony Lake “demokrasi için mücadele ediyoruz çünkü demokrasi havuzu ne kadar geniş olursa, bizim güvenliğimiz ve refahımız o kadar büyük olur” diyordu (Ikenberry, 2004Ikenberry, G.J. (2004). “A Forward Strategy for NATO”, Christian Science Monitor, 96(54).). Brzezinski ise Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesinde acele edilmemesi, aksi taktirde bir seçim olması durumunda Suudi Arabistan’da seçimi bin Ladin’in kazanacağını söylüyordu (Brzezinski, 2004Brzezinski, Z. (2004). Where do we go from here? Military Technology, 28(1), 16.).
Genişletilmiş Ortadoğu konusunu dile getirmeye 1990’lı yıllarda başladılar. 1995’te Rand Corporation’da ‘Greater Middle East’ (Genişletilmiş/Büyük Ortadoğu) diye bir bölüm kurdular. Bunun tanımını yapılırken, Afganistan’dan başladılar, Hazar’ın doğusu, Kafkasya, Batı Asya coğrafyası, Kuzey Afrika’yı da içine alan bir hat çizdiler. ABD’nin hayati çıkarlarının bulunduğu alanı Hindistan’ın batısından başlayan ve Akdeniz’e uzanan bir bölge olarak tanımlarken, NATO’ya Hindistan’ı da içeren bir rol verilmesi öneriliyordu (Kemp & Saunders, 2003Kemp, G. and Saunders, P. (2003). America, Russia, and the Greater Middle East: Challenges and Opportunities. The Nixon Center.; Lewis, 1995Lewis, W. H. (1995). The Growing Reach of Radical Islam. Joint Forces Quarterly, (8), 46.; Lesser & Nardulli & Arghavan, 1998Lesser, I. O., Nardulli, B. R., & Arghavan, L. A. (1998). Sources of conflict in the Greater Middle East. Santa Monica, CA: RAND. (p. 171).; Kissinger, 1994Kissinger, H. (1994). Diplomacy. Simon & Schuster.). Bu coğrafya enerji kaynaklarının da yoğun olarak yer aldığı çoğunlukla islam coğrafyasıdır. Ayrıca Balkanları da bu alanın içine katanlar vardı. 1990’lı yıllarda Balkanlarda yaşananlar ve çatışmalara zamanında müdahale edilmemesini, Washington’un Avrupa’da etkinlik sağlama çabasının bir parçası olarak ele almaktaydılar.
Kışkırtılan iç savaşı durdurmakta yetersiz kalarak NATO’nun ve dolayısıyla ABD’nin yardımına ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri, bölgeye müdahil olmak çabasında olan Washington’dakilerin işini kolaylaştıracaktır. Carter dönemi (1977-1981) ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski’ye göre NATO’nun burada başarısızlığı hem bu örgütün hem de Amerika’nın global liderliğinin zayıflatılmasına yol açacaktı (Federici & Cafentzis, 2000: 35S. Federici and G. Cafentzis, “The War in Yugoslavia: NATO’s Real Agenda”, Radical Philosophy Review, vol.2, no.1, 2000:35.). Bu müdahaleyle ABD halen bölgede bir Avrupa gücü olduğunu gösterme fırsatı da bulmuştur. Avrupa Birliği’nin (AB) sınırlarını doğuya doğru genişleterek Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle yakınlaşması, ABD’nin bu bölgeye doğru NATO üzerinden etkinliğini yaymasıyla aynı dönemde meydana gelmekteydi. Bunun geniş Avrupa bölgesinde de bir bölgesel rekabetin yaşandığını gösterdiği söylenmekteydi (Hardy, 1995S. Hardy (Ed.), An Enlarged Europe: Regions in Competition?, Regional Studies Association with J. Kingsley Publishers, London, 1995.). Carpenter’a göre eğer Bush yönetimi Avrupa’yla ABD arasında çıkarlar ve politika yaklaşımları konusunda artan farklılaşmayı engelleyemezse NATO’ya yüklemek istediği yeni misyonu sürdürmekte zorlanacaktı (Carpenter, 2003, 511Carpenter, T. G. (2003). The Bush Administration’s Security Strategy: Implications for Transatlantic Relations. Cambridge Review of International Affairs, 16(3), 511.).
11 Eylül’den (2001) sonra Geniş/Büyük Ortadoğu Projesi için ilk olarak Afganistan’dan başlandı. Afganistan, Kazak-Türkmen enerji kaynaklarının Hint Okyanusu’na taşınması açısından önemli bir yoldu. Afganistan’dan sonra Irak, Geniş/Büyük Orta Doğu Projesinin batıya açılımında önemli bir operasyon alanı olarak görüldü. Irak işgaliyle burada önemli enerji yatırım hakları elde etmiş olan özellikle Rus şirketleri bölgeden dışlanmış oldu. Suriye ve İran’ın buradaki bağlantılarının engellenmesinin amaçlandığı da dikkat çekmekteydi (Taheri, 2003Taheri, A. (2003, April 11). Who is Next? No One and Everyone. Arab News.). Kuzey Irak’ın bir bölgesel operasyon merkezi olarak düşünülmesinde, Türkiye’nin bu rolü kabullenmemesinin de etkisi olmuştu. Kuzey Irak’ın Akdeniz bağlantısı aranacaktı. Kıbrıs’a gösterdikleri yoğun ilgi de bununla bağlantılı olarak düşünülebilir.
Kuzey Irak’ı Hazar’a bağlamanız için İran’ın kuzeybatısından bir hat kurmanız gerekir. O zaman kuzeybatı İran’daki Azerileri yahut da Kürtleri ayaklandırmanız gerekir. Ayaklanma ve arkasından gelen baskıcı uygulamaların insani müdahale için bir gerekçe olarak kullanılageldiği ise bilinmektedir. Carter Doktrini’nde özellikle vurgu yapıldığı gibi, asıl amaç bölgedeki enerji kaynaklarının ABD merkezli kontrolünün sağlanması olduğu ifade edilmiştir (Carter Doctrine, 2005Carter Doctrine (2005). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.). Bu girişimlerinde başarılı olamadıkları fakat farklı yöntemlerle kontrol çabalarının sürdüğü bilinmektedir.
Carnegie Endowment for International Peace adlı ABD merkezli düşünce kuruluşunun 29 Mart 2004 tarihli Policy Brief dergisinde yayınlanan “The Greater Middle East Initiative” adlı makalede Bush yönetiminin “Genişletilmiş Ortadoğu Girişimi” adıyla Haziran 2004'te yapılacak olan G-8 zirvesinde bir proje açıklayacağını belirtiyordu. “Greater Middle East” coğrafyası, Arap dünyası, Afganistan, İran, İsrail, Pakistan ve Türkiye’yi içermekteydi. Bölgenin demokratikleştirilmesi, ekonomik ve siyasi olarak dönüşümü amaçlanmaktaydı. Aslında kendilerine uygun yönetim biçimleri amaçladıkları açıktı. Suudi Arabistan’ın yönetim biçiminden söz edilmemişti (Ottaway & Carothers, 2004Ottaway & Carothers (2004). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.).
ABD’li Cumhuriyetçi senatör Chuck Hagel 23 Ocak 2004’te Brüksel’de yapılan “ABD, NATO, ve Büyük (Genişletilmiş) Orta Doğu” adlı güvenlik seminerinde NATO’ya tehditlerin büyük güçlerden değil küçüklerden geldiğini, NATO’nun büyük Ortadoğu’ya istikrar getirmek için daha fazla müdahil olması gerektiğini ifade ediyordu (Hagel, 2004Hagel, C. (2004). The United States, NATO, And The Greater Middle East. Speech by U.S. Senator Chuck Hagel, U.S. Mission to NATO Brussels. Konrad Adenauer Stiftung.). Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’ye önemli bir rol yüklenmeye çalışılmaktaydı. Bu coğrafyada Chase, Hill ve Kennedy’nin belirttiği gibi Türkiye’nin etki etme potansiyeli bulunduğu ifade edilmekteydi (Chase, Hill, & Kennedy, 1996: 47Chase, R. S., Hill, E. B., & Kennedy, P. (1996). Pivotal States and US Strategy. Foreign Affairs, 75(1), 47.).
Mart 1999’da Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan üyeliğe kabul edilmişlerdi. 29 Mart 2004’te NATO yedi yeni ülkeyi üyeliğe aldı (Bulgaristan, Romanya, Estonya, Latvia, Litvanya, Slovakya, Slovenya). Böylece NATO’nun üye sayısı 26 olmuştu. Arnavutluk ve Hırvatistan (2009), Karabağ (2017) ve Kuzey Makedonya (2020) ile üye sayısı 30’a çıktı. 2022 yılında ise Washington yönetimi bazı müttefikleriyle beraber NATO’nun doğuya doğru genişlemesini sağlamak için çaba gösterirken, Türkiye’nin veto engeline takıldı. Vetonun kaldırılmasıyla birlikte, Finlandiya’nın üyeliğinin önü açılmış oldu. 4 Nisan 2023’te üyeliğe kabul edildi. İsveç’in üyelik başvurusu, terör örgütlerini ülkesinde koruduğu gerekçesiyle bu süreçte Ankara’nın vetosuna takılmıştır. Finlandiya’nın üyeliği, Rusya Federasyonu’nu çevreleme politikasına uygun olarak yapılmıştır. Moskova, daha önce de olduğu gibi bu gelişmenin, Rusya’nın güvenliğini tehdit ettiğini ifade etmiştir (The Guardian, 2022The Guardian (2022). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.; Jakarta Post, 2023The Jakarta Post. (2023, April 4). Russian defense minister says Finland joining NATO raises risk of conflict.).
2004 yılındaki İstanbul Zirvesi’nde önemli ölçüde NATO’nun yeni tanımlamayla genişletilmiş Ortadoğu’da üstlenebileceği rol konuşulmuştu. NATO Genel Sekreteri Scheffer Galatasaray Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında NATO’nun artık caydırma amaçlı pasif bir örgüt olmaktan öte hareket halinde bir ittifak olduğunu ifade ediyordu (Scheffer, 2004bDeHoop Scheffer, J. (2004). Anticipating Istanbul. NATO Review (Istanbul Summit Special), 6.). İstanbul Zirvesi öncesi yaptığı açıklamada Scheffer zirvenin NATO’nun, Akdeniz’den Geniş Ortadoğu bölgesine uzanan alan için bir çerçeve oluşturma fırsatı yaratabileceğini ifade ediyordu (Scheffer, 2004c: 6DeHoop Scheffer, J. (2004). Anticipating Istanbul. NATO Review (Istanbul Summit Special), 6.). Dönemin (2001-2009) ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney de 24 Ocak 2004 tarihinde İsviçre’de yapılan Dünya Ekonomi Forumu’ndaki konuşmasında proje konusunda ipuçları veriyordu. Cheney, “özgürlük ve demokrasinin Büyük Ortadoğu’da yaygınlaştırılmasının herkesin çıkarına olduğunu” ifade etmekteydi (The White House, 2004The White House. (2004). Remarks by the Vice President to the World Economic Forum, Congress Center, Davos, Switzerland.).
ABD, pazarın güvenli kılınması ve rakiplerin kontrolünden uzaklaştırılması çabasında eski müttefikleriyle anlaşmazlıklar yaşarken, Rusya Federasyonu gibi potansiyel alternatif güçlere karşı da faaliyetlerini sürdürüyordu. Rusya, kendi etrafında bir çevreleme politikasıyla karşılaşmış, Kafkasya’da İran’la olan bağlantısı, ABD tarafından Gürcistan üzerinde kontrol sağlanarak kesilmeye çalışılmıştı (NATO Update, 2006NATO. (2006, September 21). NATO offers Intensified Dialogue to Georgia. NATO Update.). Gürcistan’ın NATO’ya alınma çabası ABD’nin NATO üzerinden kontrol hattını geniş bir satıha, yanı daha geniş bir bölgeye taşıma amacıyla yapılmaktaydı. Fakat ABD ve bazı müttefiklerinin hem kontrol alanını genişletmek hem de Rusya Federasyonu’nun etki alanlarını daraltmak amacıyla giriştiği NATO’nun Kafkasya’ya uzatılması çabası Moskova’nın tepkisiyle karşılaşmıştır (Reuters, 2008Reuters. (2008, April 11). Russia army vows steps if Georgia and Ukraine join NATO. Reuters.). Rusya’nın 2008 Ağustos ayındaki Gürcistan müdahalesi sonrası ABD geri adım atmıştır. İran, Rusya ile işbirliğini ABD’ye karşı bir dengeleyici olarak görmüştür.
Soğuk Savaş sonrası, uluslararası sistem henüz oturmadığı için gerginlik arttı. Soğuk Savaş sonrası sistem 30 yıldan fazla bir süredir oturtulamayınca, Washington ve bazı müttefiklerince kontrol edilmesi istenilen farklı güçler, farklı hareket etmeye başladılar. Bu konuyu Dr. Henry Kissinger soğuk savaş bitmeden evvel gündeme getirmişti. Aralık 1989’da Newsweek’deki bir makalesinde “eğer Almanya ile Fransa’nın ittifakını önleyemezseniz ve bunlar Rusya ile ittifaka girerlerse büyük felaket olur” diyordu (Kissinger, 1989Kissinger, H. (1989). Living with the inevitable. Newsweek, December 4, 22-25.). Sistemi kontrol etmekte zorlanmayacaklarını düşünenler, Sovyetler Birliği’nin ABD politikalarına direnemediğini, yerini alan Rusya Federasyonu’nun ve diğerlerinin de aynı yolla dize getirilebileceğini hesap ediyorlardı. Fakat yeni güç merkezleri artan oranda taleplerini ortaya koymaya başladıklarında Washington yönetimi bunlara karşı çıkmakta zorlanmaya başladı. 11 Eylül yeni sistemin kontrol edilebilmesi için bir fırsat olarak düşünülmüştü. Bazı iddialara göre, bilindiği halde önlem alınmadığı için meydana gelen bu olay, ABD’ye NATO üzerinden Afganistan’a kadar müdahale etme imkanı vermiş olsa da başarılı olmamıştır (Vidal, 2002Vidal, G. (2002, October 27). The enemy within. The Observer.).
Maliyetlerin yüksekliğinden dolayı gelişmiş merkezi ülkeler arasında doğrudan çatışmalardan kaçınıldı. Diğer yerel ya da bölgesel aktörler aracılığıyla sistemde hegemonyayı ele geçirmek ve kaynakların çoğuna el koymak için güç yarışı farklı biçimlerde sürdürüldü. Avrasya coğrafyasında yeni ittifakların kurulması çabaları devam ederken, tek kutuplu sistemde birçok alana müdahale etmek zorunda kalan Washington bunun maliyetini karşılamakta zorlanmaktadır. Maliyeti başkalarına yükleme çabalarına karşı değişik ülkelerde tepkiler/direnişler arttıkça Washington yönetimi sindirme politikasında saldırganlaşmaktadır. Bu saldırgan politikaların, ABD’yi ve bağlı Çok Uluslu Şirketler’ini, en çok kazanç sağladığı uluslararası ekonomik faaliyetlerinde zora sokacağı açıktır. Bu gelişmeler, ülke insanının refahına olumsuz yansıyacağından Amerikan toplumunda ve yakın müttefiklerinde toplumsal muhalefeti artırma potansiyeli taşımaktadır.
Emperyalist Politikaların Çıkmazı
20.yüzyılın ilk yarısında merkezi gelişmiş ülkeler dünya ekonomisinden daha fazla pay alabilmek amacıyla birbirlerinin boğazlarına sarılmışlardı. Bu deneyimlerin ağır faturası nedeniyle merkezi ülkeler paylaşım savaşlarında yeni yöntemler geliştirmeye başlamışlardı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra boyun eğdirilmesi istenilen çevre ülkelerde etnik, dinsel hareketlerin kullanılması yoluna gidilmişti. Bu yolla çevre ülkelere dayatılmak istenilen talepler, bu ülkelerdeki yönetimlerin özellikle etnik ve dinsel grupların talepleri karşısında zorlandıkları durumlarda gündeme getirilmiştir.
Emperyalizmin 19. yüzyılın son çeyreğindeki görünümünde sürekli bir değişim yaşanmış ve yöntemlerinde farklılaşmalar görülmüştür. 20. yüzyıl boyunca bazı merkezi gelişmiş ülkeler uluslararası etkinliği sürdürme konusunda zaman zaman anlaşmazlıklar yaşasa da uluslararası sistemin emperyalist yapısı temelde değişmemiştir. Değişim, kullanılan yaklaşım ve yöntemlerde görülmüştür. Washington yönetiminin hegemonyasını sürdürme çabasının önündeki engelleri kaldırmak için kontrollü istikrarsızlığa başvurduğu ve bu amaçla askeri harekat gerektiğinde istikrarsızlığı ve kışkırtmaları kullandığı bilinmektedir (Escobar, 2002Escobar, P. (2002, December 4). The US and Eurasia: Theatrical Militarism. Asia Times Online.).
Hegemonyayı sürdürebilmenin bir maliyeti vardır. Bunun için merkezi ülkeler enerji kaynaklarının kontrolü üzerinde bir yarış içerisine girmişlerdir. Kuzey Irak konusu bu çerçevede anlaşılabilir. Washington’un istediği, ABD’nin Körfezdeki ve Hazar havzasındaki enerji kaynaklarını kontrol etmesine yardımcı olabilecek ve kendi kontrolünde tutabileceği yeni yapılanmalar, kontrolünde tutabileceği yönetimler kurmaktır. Komşularıyla kavgalı ve bu nedenle ABD’ye bağımlı politikalar izlemek zorunda olacak bir sorunlu bölge yaratılma çabası hem Irak’ta hem de Suriye’nin kuzey doğusunda sürdürülmektedir. Suudi Arabistan’da 261, Kuveyt’te 96, Irak’ta 112, İran’da 93, Hazar havzasında 160-200 milyar varil (tahmini) petrol rezervinin (ayrıca yaklaşık trilyonlarca metre küp doğal gaz) varlığı bu bölgede merkezi ülkelerin rekabetinin nedenini göstermektedir (Oil & Gas Journal, 2003Oil & Gas Journal. (2003, December 22). Caspian Sea oil and gas: Output accelerates; new projects expected.). Çevre ülkelerden transfer ettikleri kaynakları kendi toplumlarının taleplerinin bir kısmını tatmin etmek için de kullanan merkezi gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan çevre ülkelerin insanının içinde bulundukları olumsuz koşullardan liberal globalleşme ile kurtulabileceklerini vaaz etmeyi sürdürürken, eski ABD Dışişleri Bakanı H. Kissinger, globalleşmenin, aslında Amerikan hegemonyasının başka bir adı olduğunu da ifade ediyordu (Kissinger, 1999:7Kissinger, H. A. (1999). Globalization and World Order. Paper presented at Trinity College Conference, Dublin.).
Jeopolitik Rekabet Alanı Genişliyor
Genel olarak coğrafya ve politika arasındaki ilişkiyi gösteren, dünyadaki stratejik kaynakların yer aldığı coğrafi alanların kontrolü için sürdürülen siyasi, ekonomik, askeri çabalarda ifadesini bulan jeopolitik rekabette Afganistan’dan Fas’a uzanan Büyük Ortadoğu coğrafyası ve bunun yanında Macaristan’dan Çin’e uzanan Avrasya coğrafyası günümüz tartışmalarının odağında yer almıştır (Abu-Lughod, 1989: 343-5Abu-Lughod, J. (1989). Before European Hegemony: The World System, AD.1250-1350. Oxford Univ. Press, Oxford, 343-5.; Gills & Frank, 1996: 86Gills, B.K. & Frank, A.G. (1996). The Cumulation of Accumulation. In Frank, A.G. & Gills, B.K. (eds.), The World System. Routledge, London, 86.).
20. Yüzyılın ilk yarısında Almanya ve İngiltere’nin Avrupa’da etkinlik sağlama çabaları 20. Yüzyılın ikinci yarısında yerini, ABD’nin en büyük askeri-sanayi gücü olarak öne çıkmasına ve karşısında yer alan Sovyet blokuyla özellikle Avrupa coğrafyasında 1990 yılına kadar sürdürdükleri bir rekabete bırakmıştı. 1990’lı yıllarda etkinlik yarışı yeni bir boyut kazanmış fakat henüz tamamlanamamıştır. Bu süreçte uluslararası sistemdeki etkinlik yarışında belirli hedeflerine ulaşmak isteyen devletler bu yarışta hangi yöntemlerin kullanılması gerektiği ve bunların öncelikleri konusunda yoğun bir çaba içerisine girmişlerdir. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde dünya Avrasya merkezli yeni bir jeopolitik rekabete sahne olmaktadır.
ABD eski başkanlarından Jimmy Carter’ın (1977-1981) ulusal güvenlik danışmanı Brzezinski Avrasya’nın önemini vurguladığı çalışmasında bu coğrafyada dünya milli gelirinin yüzde 60’ının ve bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçünün bulunduğunu ifade ediyordu (Brzezinski, 1997: 31Brzezinski, Z. (1997). The grand chessboard: American primacy and its geopolitical imperatives. Basic Books.). Brzezinski ABD’nin bütün dünya pazarına ve kaynaklarına ihtiyaç duyduğu kadar, Avrasya’nın istikrar için Amerika'nın hakimiyetine ihtiyacı olduğunu da ifade etmekte ve sanki kaçınılmaz bir karşılıklı bağımlılık sürecinin olduğunu vurgulamaktadır (Brzezinski, 1997: 36Brzezinski, Z. (1997). The grand chessboard: American primacy and its geopolitical imperatives. Basic Books.).
Günümüzde, uluslararası etkinlik sağlamanın temel koşullarından biri olan enerji kaynakları üzerinde kontrol konusuna referans yapmadan jeopolitik rekabeti anlatmaya çalışan araştırmaların öne çıkarıldığı da görülmektedir. Samuel Huntington’un “global politikayı bir uygarlıklar çatışması haline getirmeye” çalışan “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesi buna örnektir (Huntington, 2003: 22-49). Huntington’un emperyal bir dayanışmayla hegemonyanın sürdürülebileceğini öne sürdüğü bir makalesinde Avrupa’yla sağlıklı bir işbirliğinin Amerika’nın süper güç konumuna destek vereceğini ifade etmektedir (Huntington, 1999: 48Huntington, S. (1999). The lonely superpower. Foreign Affairs, 78(2), 48.). ABD Dış İlişkiler Konseyi’nden Charles A. Kupchan ise gelecekteki uygarlıklar çatışmasının gerçekte ABD ile dünyanın geri kalanı arasında değil, ABD ile gelişmiş Avrupa arasında olabileceğine dikkat çekmektedir (Kupchan, 2002:42-44Kupchan, C. A. (2002). The end of the West. The Atlantic Monthly, 290(4), 42-44.).
Kaynakların kontrolünün siyasi, askeri, ekonomik boyutu bulunmaktadır. ABD’nin belirli bölgesel düzeyde etkinliği beraberinde enerji konusunda ayrıcalık getirirken Almanya, Fransa, Japonya gibi olası rakip güçler kendi coğrafyalarında enerji kaynaklarının yetersizliği ve kaynakların bulunduğu bölgeleri kontrol edecek yapılardan yoksun olmaları nedeniyle ABD’ye yakın durmayı tercih etmişlerdir.
Rusya Federasyonu ise kendi kendine yeterli kaynaklarıyla önemli bir güç merkezi olma özelliğini sürdürmektedir. Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabını yayınladığı yıl, Uluslararası Avrasya Hareketi kurucusu Rus Alexander Dugin, “Jeopolitiğin Temelleri” adlı kitabını yayınladı. Bu çalışmasında, Avrasya’da yeni bir yapılanmanın yollarını araştırıyor ve böylece bu coğrafyada ABD etkinliğinin önünü kesmeyi hesaplıyordu. Bu bloğun temelinde Rusya, Almanya gibi ülkelerin yer aldığı bir eksenden/miğferden söz ediyordu. Bu proje ABD’nin inşa etme hesaplarını yaptığı tek kutuplu bir sisteme karşı, Moskova’nın savunduğu çok kutuplu dünya düzeni talebini öne çıkarmayı amaçlamaktaydı (Dunlop, 2004: 41-57Dunlop, J. B. (2004). Aleksandr Dugin’s Foundations of Geopolitics. Demokratizatsiya: The Journal of Post-Soviet Democratization, 12(1), 41-57.; Shlapentokh, 2001: 29-37Shlapentokh, D. (2001, July). Russian nationalism today: The views of Alexander Dugin. Contemporary Review, 279(1625), 29-37.).
Dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmının yer aldığı Petrol İhraç eden Ülkeler Örgütü OPEC, islam ülkelerinin çoğunlukta olduğu bir kuruluş olarak dünya enerji piyasasında etkinliğini sürdürmektedir. Enerjide (doğal gaz, petrol v.s.) önemli oranda dışa bağımlı gelişmiş sanayi ülkeleri, ihtiyaçlarını karşılamak için ABD ile işbirliği içinde hareket etmektedir. Washington’un etkinliğinin yüksek olduğu Suudi Arabistan gibi dünyada en fazla petrol üreten ülkelerinin güvenlik konusunda ABD merkezli dayanışmalara ihtiyaç duymalarına rağmen, zaman zaman alternatif dış politika izlemeye çalıştıkları ve petrol üretimleri için yeni Avrasya’da alternatif pazarlara yönelmeye çalıştıkları da dikkati çekmektedir.
ABD’nin ve bazı müttefiklerinin, uluslararası petrol şirketleri aracılığıyla uluslararası yatırımlarda elde ettiği öncelikler ve böylece sağladığı gelir, uluslararası hegemonya için elzem olan ekonomik kazançlara önemli bir katkı yapmaktadır. ABD’nin uluslararası sistemde hegemonyasını sürdürebilmesi için sistemin askeri-siyasi-ekonomik ayaklarını 2. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi kontrol etmesi ve bunun için gerekli kaynakları ayırabilmesi zorunludur.
NATO ve Kriz yaratarak alan genişletmek: Rusya-Ukrayna Savaşı
Ukrayna’nın Rusya ile çatışma sürecinin başlaması ABD’ye NATO üzerinden etkinliğinin artırılabilmesi için yeni imkanlar yaratmıştır. 2019 yılında Fransa devlet başkanı Macron’un NATO’nun beyin ölümü gerçekleştiği yolundaki demeci Washington gibi merkezlerde rahatsızlık yaratmıştı (The Economist, 2019The Economist (2019, November 7). Emmanuel Macron warns Europe: NATO is becoming brain-dead.; The Guardian, 2019The Guardian (2019, November 7). Macron criticised by US and Germany over Nato’ brain death’ claims.). Fakat, 2014 yılından başlayarak Moskova’nın bir referandumla Kırım’ı topraklarına katma kararı ve Donbas bölgesindeki Rus nüfusu koruma altına alma girişimi Avrupa coğrafyasında yeni bir güvenlik tartışması başlatmıştır. Bazı raporlarda Washington’un, Rusya Federasyonuna yönelik güvenlik stratejileri de dile getirilmiş, Ukrayna-Rusya çatışmasında ABD’nin askeri yardımıyla, coğrafi yakınlık ta dikkate alınarak çatışmaların yayılmasına yol açabilecek bir kışkırtmaya mahal vermeden Rusya’ya yüklenebilecek maliyetin artırılmasının önemli avantajlar sağlayabileceği ifade ediliyordu (RAND Corporation, 2019RAND Corporation. (2019). Overextending and Unbalancing Russia… (No. RR-3043-AF).).
Ukrayna savaşı, Washington yönetimine, Avrupa’dan NATO’nun dışlanma tartışma ve girişimlerinin önüne bir set çekerken, geniş Avrupa coğrafyasında bir kontrol mekanizması olarak NATO’nun etkinliğini yeniden yapılandırma imkanı sağlamıştır (Chatham House, 2023Chatham House. (2023, February 20). Seven ways Russia’s war on Ukraine has changed the World.). Hattı kontrolü sağlamak isteyen ABD ve bazı müttefikleri, bu çabalarında başarılı olursa sathı kontrole, yani Avrasya’nın ve Afrika’nın bazı bölgelerine de kontrollerini uzatmak isteyeceklerdir. Kafkasya’da, Gürcistan üzerinden kurmak istedikleri kontrol mekanizması Rusya Federasyonu’nun engeline takılınca geri adım atmak zorunda kalmışlardı. Yeni kontrol alanı olarak seçtikleri Ukrayna’da da zorlandıkları görülmektedir.
Dr. Kissinger’in uyarılarına uygun olarak hareket edilmiş ve bu süreçte Almanya başta olmak üzere Avrupalı müttefiklerinin Moskova ile yakınlaşmasının önünün kesilmesinde önemli bir adım atmışlardır fakat yine Kissinger’in belirttiği gibi yeni sorunlarla karşı karşıya kalınmıştır. Geri adım atmakta zorlanan Washington ve İngiltere gibi bazı müttefikleri, bunun nedeni olarak da NATO genel sekreteri Stoltenberg’in de belirttiği gibi, NATO’nun tüm çabalarından sonra Rusya’nın savaşı kazanması ABD açısından önemli bir geri adım olur düşüncesindedirler (Stoltenberg, 2023Stoltenberg, J. (2023, February 17). Doorstep statement by NATO Secretary General Jens Stoltenberg ahead of the Munich Security Conference.). Prof. John J. Mearsheimer, ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Ukrayna konusunda Putin’i kışkırtıcı bir rol oynadıklarını da ifade ederken (Mearsheimer, 2014Mearsheimer, J. J. (2014). Why the Ukraine Crisis Is the West’s Fault: The Liberal Delusions That Provoked Putin. Foreign Affairs, 93(5).), savaşın maliyetini ve yayılma riskini gören ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Kissinger, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ve müttefiklerine, savaşın sona erdirilebilmesi için tavizkar bir tutum takınmalarını önermiştir (Carbonaro, 2002Carbonaro (2002). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.; Bella, 2022Bella, T. (2022, May 24). Kissinger says Ukraine should cede territory to Russia to end war. The Washington Post.; Kissinger, 2014Kissinger, H. (2014, March 5). How the Ukraine crisis ends. The Washington Post.).
ABD-İngiltere ittifakının, Avrupa’daki bazı batılı müttefikleri ile olan ilişkilerinde sorunlar artarken, Çin Devlet Başkanı Xi Moskova’yı ziyaret etmiş ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin ile görüşmesi sırasında ülkelerinin dünyadaki jeopolitik değişimde itici güç rolü oynadıklarını ifade etmiştir (Lemaître & Ruisseau, Le Monde, 2023Lemaître, F., & Ruisseau, N. (2023, April 9). China’s Xi throws support behind Putin during Russia visit. Le Monde.; Ellyatt, CNBC, 2023Ellyatt, H. (2023, March 21). Russia and China are being driven together as the chasm with the West deepens. CNBC.; Aljazeera, 2023Aljazeera. (2023, March 27). China’s Xi tells Putin of ‘changes not seen for 100 years’.). Batı basınında ve batılı bazı liderlerin söylemlerinde Çin’in, Rusya’dan sonra hedef olarak gösterilmesi dikkate alınırsa, Çin yönetiminin Rusya ile olan ilişkilerini geliştirmekte olması anlaşılır bir çabadır.
ABD-İngiltere ittifakı, Hindistan’ın özellikle enerji ihtiyacını Rusya’dan karşılamasından da rahatsız olmuştur (Chang, 2023Chang, F. K. (2023, April 5). China’s and India’s Relations with Russia after the War in Ukraine: A Dangerous Deviation? Foreign Policy Research Institute.; Sen, 2022Sen, S. (2022, March 14). Why is India standing with Putin’s Russia? Aljazeera.; Naqvi, 2023Naqvi, M. (2023, March 16). Why India Walks a Tightrope Between US and Russia. The Washington Post.). Bu ittifak, Rusya’ya karşı uyguladıkları ambargonun başarısını engellemektedir. Avrupa coğrafyasında yükselen toplumsal tepkiler yanında Çin’in kontrol edilememesi ve Hindistan Başbakanı Modi’nin Rusya ile enerji konusundaki işbirliğini sonlandırmayı kabul etmemesi de Washington ve Londra’nın hesaplarını zora sokmuştur.
Sonuç
ABD’nin, Rusya Federasyonu gibi güçlerin yanında, Çin ile de uzun dönemde rekabet sorunu yaşayabileceğine dikkat çekilmekteydi (The National Security Strategy of the United States of America, 2002, 26-7The National Security Strategy of the United States of America. (2002).; Brezinski, 1997Brezinski (1997). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.; Kissinger, 1994, 826Kissinger, H. (1994). Diplomacy. Simon & Schuster.). Çin’in kalkınma hızının yüksekliği enerji ihtiyacını artırmıştı. Çin’in, enerji üretim merkezleri üzerindeki jeopolitik rekabette daha fazla söz hakkı isteyeceği, bunun da kendisine alternatif güç ve kaynaklara ortak istemeyen ABD ile sorunlarını artıracağı ifade edilmişti (Segal, 1998Segal, G. (1998). Still a Fragile Power. New Political Economy, 3(3), 442-444.; Ricks, 2000Ricks, T.E. (2000, May 27-28). Changing Winds of US Defense Strategy: Pentagon Is Shifting Attention to Asia. International Herald Tribune.). ABD’nin, İran ile olan sorunları nedeniyle uygulamaya koyduğu ambargo, Çin yönetimi tarafından bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Çin, bu ortamda İran ile enerji anlaşması imzalama ve ihtiyacının önemli bir kısmını ABD ambargosu nedeniyle pazar konusunda sıkıntı yaşayan İran’dan alma imkanını elde ederken, bu durum diğer taraftan, Iran’a da ekonomik olarak nefes alma imkanı sağlamıştır (Fassihi & Myers, 2021Fassihi & Myers (2021). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.).
Özellikle körfez bölgesi ülkelerini İran üzerinden tehdit etmeye çalışan Washington yönetiminin bu tutumu Çin açısından bir fırsat olarak görülmüştür. Çin yönetimi, ABD’nin arka bahçesi sayılabilecek Suudi Arabistan ile Iran arasındaki gerginliği gidermek için Tahran ile kurduğu ekonomik ilişkiyi kullanmış ve iki ülkeyi bir araya getirmeyi başarmıştır. ABD’nin arka bahçesi sayılabilecek bir ülke olan Suudi Arabistan ile İran’ın görüşmesi ise Washington yönetimini rahatsız etmiştir.
Washington’un uluslararası sistemi kontrol çabalarında zorlandığı dile getirilmektedir. Charles A. Kupchan birleşik Avrupa gibi merkezlerin ortaya çıkmasıyla ABD’nin tek kutuplu sisteminin sürmesinin zor olduğunu ifade etmişti (Kupchan, 2002: 62Kupchan, C. A. (2002). The end of the West. The Atlantic Monthly, 290(4), 42-44.; Baun, 2004: 27-38Baun, M. (2004). The Implications of EU Enlargement for the United States. Perspectives, 21/2004, 27-38.). Fakat Washington yönetimi Avrupa’da ABD hattının dışına çıkma çabalarını görerek bunu engellemeye karar vermiştir. Bu nedenle, Ukrayna krizini yaratmayı başararak Almanya başta olmak üzere AB ülkelerini kontrol altına almaya çalışmaktadır. Kontrolün sürdürülmesi için artan oranda müdahaleci bir politika izlenmesi de önerilmekte, Amerikan hegemonyasının korunması için müdahaleye öncelik verilmesi önerilmiştir (Kagan, 2001Kagan, R. (2001). The World and President Bush. Survival, 43(1), 15.).
Washington tarafından, NATO’nun çıkarlarının tehdit edildiği her yerde harekete geçilmesi önerilirken (The National Security Strategy of the U.S, 2002The National Security Strategy of the United States of America. (2002).), ABD’nin çıkarlarına bir tehdit olduğu durumlarda dünyanın herhangi bir ülkesinde ve her zaman askeri güç kullanma hakkı olduğu vurgulanmaktaydı (Shuia, 2004: 34). ABD çıkarlarının bulunduğu herhangi bir yerde çıkarların korunması için Washington’un harekete geçeceğini vurgulayarak esasen Monroe Doktrini’nin çıkar alanı olarak tanımladığı Amerikan kıtasına 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’yı da katmış olan Washington yönetimi, Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan yeni gerçekliklerle bu alanın yeniden tanımını yapmıştır. Çıkarlarının bulunduğu tüm coğrafya olarak ifade edilebilecek bu yeni tanımlamada ABD hegemonyasının bir örgütü olan NATO’nun hattı kontrol anlayışı terk edilmiş, yerine yine ABD çıkarlarının yer aldığı coğrafyayı içeren tüm satıh anlayışı ikame edilmiştir.
NATO’ya artık değişen hegemonya taleplerine uygun olarak yeni çıkar alanlarını yani ABD ve bazı müttefiklerinin faaliyette bulunduğu ya da bulunmak istediği tüm alanları içeren bir sathı koruma görevi verilme süreci başlatılmıştır. Fakat, Washington yönetimi ve İngiltere gibi müttefikleri, 2. Dünya Savaşı sonrası ideolojisini kendilerinin belirlediği uluslararası sistemdeki kurumsal yapılanmaları eskisi gibi sürdürmekte zorlanmaktadırlar. Uluslararası sistemin yeniden yapılandırılmasında ABD-İngiltere dışında, Avrasya’da yer alan ülkelerin de yeni taleplerle öne çıktıkları, ortak bir çerçeve belirlenmesinin ve bireylerin temel ihtiyaçlarının (barınma-beslenme-sağlık gibi) öne çıkarıldığı adil bir yapılanma sürecinin öne çıkarıldığı görülmektedir. Bu sürecin nasıl gelişeceği ise toplumsal, bölgesel ve uluslararası aktörlerin tutumlarıyla belirlenecektir.