Giriş
Ekım 2020’de yapılan kuzey kıbrıs türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girerken, “Yeni Bir Dönem, Yeni Bir Vizyon” başlıklı Cumhurbaşkanlığı adaylığı bildirgemde ana hedeflerimin; KKTC’nin yaşatılıp yüceltilmesi, Kıbrıs Türk halkının refah ve güven içinde yaşaması, Anavatan Türkiye ile ilişkilerimizin sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi, Devletimizin dünyada hak ettiği yeri alması ve Kıbrıs’ta olası çözümün egemen eşit iki ayrı devletin varlığına dayalı olması gerektiği şeklinde ifade etmiştim. Bu vizyonumu halkımıza anlattım ve destek istedim. Halkımız da özgür iradesi ile beni Cumhurbaşkanı seçerek, bu vizyona dayalı çözüm şekline destek verdiğini göstermiş oldu.
Tüm samimiyetimle inanıyorum ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ve sürecinde ortaya koyduğum egemen eşitlik ve eşit uluslararası statümüzün teyidine dayalı ve taraflar arasında kurumsal işbirliğini öngören çözüm önerimizin, bölgedeki son gelişmeler de göz önünde bulundurulduğunda, sadece Ada’da değil, Doğu Akdeniz bölgesinde de adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir barışın tek anahtarı olduğu herkes tarafından anlaşılacaktır.
Kıbrıs meselesinin detayları bu konuyu çalışan uzmanlar dışında çok fazla bilinmeyen ancak Türk Dünyası için hayati bir meseledir. Kıbrıs Türk halkının yüzyıllardır verdiği onurlu mücadele sadece bir var olma mücadelesi değildir. Içinde pek çok küresel ve yerel mücadeleyi de barındırır. Bu mücadeleyi sadece bir Türk-Rum mücadelesi olarak görmek doğru değildir. Bu mücadele, aynı zamanda Ada’daki Türklüğün var olma mücadelesi, sayısal olarak azınlık olan mazlum bir halkın saldırgan çoğunluğa karşı verdiği bir kahramanlık mücadelesi, kültürümüzü, dinimizi, kimliğimizi koruma mücadelesi, bir medeniyet çatışması mücadelesi ve bir bakıma da yüzyıllardır değişik boyutlarda devam eden Batı’nın Doğu üzerinde hakimiyet kurma meselesidir.
Bu noktalardan hareketle, bu makalede Doğu Akdeniz’deki son gelişmeler ışığında KKTC’nin siyasi geleceğini ve Türk Dünyası için hayati önemini üç temel ana konu üzerinden anlatmaya çalışacağım: Kıbrıs müzakere süreci ve egemen eşit iki devletin varlığına dayalı çözüm, KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki önemi ve KKTC’nin tanınmasının gerekliliği.
“Kıbrıs meselesinin detayları bu konuyu çalışan uzmanlar dışında çok fazla bilinmeyen ancak Türk Dünyası için hayati bir meseledir. Kıbrıs Türk halkının yüzyıllardır verdiği onurlu mücadele sadece bir var olma mücadelesi değildir. Içinde pek çok küresel ve yerel mücadeleyi de barındırır. Bu mücadeleyi sadece bir Türk-Rum mücadelesi olarak görmek doğru değildir. Bu mücadele, aynı zamanda Ada’daki Türklüğün var olma mücadelesi, sayısal olarak azınlık olan mazlum bir halkın saldırgan çoğunluğa karşı verdiği bir kahramanlık mücadelesi, bir medeniyet çatışması mücadelesi ve bir bakıma da yüzyıllardır değişik boyutlarda devam eden Batı’nın Doğu üzerinde hakimiyet kurma meselesidir. Kıbrıs Türkleri adada büyük mücadeleler vererek kendi kaderlerine sahip çıkmış, 1974 Mutlu Barış Harekâtı sonucunda özgürlüğüne kavuşmuş ve 1983’te kurduğumuz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türk Dünyası içinde Türkiye Cumhuriyeti’nden sonra bağımsızlığını kazanan ikinci Türk devleti olmuştur.
Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği, kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge, hava sahasının kontrolü ve Türkiye’nin stratejik savunma derinliği açısından büyük bir öneme sahiptir. KKTC Türkiye ve Türk dünyası için basit bir toprak parçası değildir. Kıbrıs Türk Halkının yarım asrı aşkın bir süredir kanıyla ve canıyla verdiği onurlu mücadelenin ulaşması gereken nokta uluslararası tanınmış egemen ve bağımsız bir devlettir. Artık yeni kararların hayata geçirileceği, Kıbrıs Türk Halkının eşit egemenliğinin ön planda olacağı yeni bir dönem başlamıştır.”
Kıbrıs Müzakere Süreci ve Egemen Eşit İki Devletin Varlığına Dayalı Çözüm
Kıbrıs meselesi ile ilgili olarak ilk altı çizilmesi gereken nokta 16 Ağustos 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başka hiçbir ülkenin kurucu antlaşmalarına benzememesinden dolayı, sui generis yani kendine özgü, başka bir örneği olmayan karakteri olduğunun vurgusudur. Dünyadaki diğer pek çok devletin aksine Kıbrıs Cumhuriyeti Ada’daki Kıbrıs Türk ve Rum halklarının müktesep eşitliğine dayalı olarak bir tarafın diğeri üzerinde üstünlük kuramayacağı ve egemenlik iddia edemeyeceği prensipler ve düzenlemeler üzerine kurulmuştur. Bu nokta çok önemlidir ve Kıbrıs meselesinin özünü oluşturur.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından itibaren Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini kabullenemeyen dönemin Rum lideri Başpiskopos Makarios, verdiği tüm beyanatlarda “Kıbrıs’ın bir Helen adası olduğunu” ve “azınlık olan Türklerin Rum çoğunluğun siyasi iradesine müdahale edemeyeceğini” her fırsatta ısrarla vurgulamıştı. Makarios’a göre Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması, Rumların ebedi siyasi amacı olan Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı, yani “Enosis” için bir sıçrama tahtasıydı. Makarios’un bu sözlerinin boş ifadelerden ibaret olmadığı kısa zamanda ortaya çıktı. Tarihe “Kanlı Noel” saldırıları olarak geçen 21 Aralık saldırılarında ağır silahlarla donatılmış Rum ordusu Türklere karşı sistematik bir şekilde saldırıya geçti.
Bu saldırılar neticesinde Kıbrıslı Türk nüfusun dörtte birinden fazlası karma köylerdeki evlerini terk ederek sadece Türklerin yaşadığı köylere ve bölgelere göç etmek zorunda kaldı. Kıbrıslı Türkler, çevreleri Rum silahlı güçleriyle çevrili olan, Ada’nın dört bir tarafına yayılmış ve birbirinden kopuk 39 bölgede yaşamaya mahkûm edildi. Kıbrıslı Türk mücahitler tarafından korunan bölgelere Rumlar tarafından işgal edilmiş olan hükümet hiçbir hizmet götürmedi ve binlerce Kıbrıslı Türk en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakıldı. Üstelik çalışmak ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için bölgelerinden ayrılmak zorunda kalan onlarca Türk, Rumlar tarafından kaçırılarak katledildi. 1963’ten sonra sözde Kıbrıs Cumhuriyeti, anayasa ve uluslararası antlaşmalara aykırı olarak bir Helen devletine dönüştü.
Tüm bunların bir yansıması olarak 1968 yılında başlayan Kıbrıs müzakere süreçleri, Rum-Yunan ikilisinin uzlaşmaz ve olumsuz tutumu nedeniyle
rıs’taki çözümsüzlüğün ana nedeni Rum tarafının hiçbir zaman değişmeyen Ada’nın tek hâkimi olduğuna dair saplantısı ve Kıbrıslı Türklere hiçbir şekilde yönetim ve zenginliği paylaşmak istememesidir.
Rum tarafının federal temele dayalı bir anlaşmadan anladığı şey, Kıbrıs Türk halkını, kurucu ortağı olduğu ve müktesep eşitliğimiz üzerine kurulan 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinden silah zoruyla attıktan sonra bir Helen devletine dönüşen sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne azınlık olarak yamamak, Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırmak ve böylelikle Türk askerini Kıbrıs’tan uzaklaştırarak nihai siyasi hedeflerine ulaşmaktır. Kıbrıs Rum yönetimi, işgal ettikleri ancak uluslararası kamuoyu tarafından tanınan sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne hâkim olmanın getirdiği güç ve özgüvenle de bu siyasetlerinden asla vazgeçmeyeceklerdir. 2004 Annan Planı referandumu sonuçları ve 2017 Crans-Montana görüşmelerinde Türk tarafının verdiği tüm tavizlere rağmen Rum tarafının uzlaşmaz tutumunu devam ettirmesi Kıbrıs’ta iki Bölgeli ve iki kesimli federal bir çözümün artık tüketilmiş olduğunu tüm dünyaya göstermiştir.
Bütün bu gerçekler, kanlı bir geçmişi, farklı dil, din, kültür ve yaşam tarzı olan Ada’daki Türk ve Rum halklarının federal bir çözümle bir arada yaşamayacaklarını ve zorlama bir antlaşma ile bu sağlansa bile bunun uzun soluklu olamayacağını göstermektedir. Kıbrıs’ta artık hangi çözüm modelinin çalışmayacak olduğu belli olmuştur. Bugüne kadar Kıbrıs’taki çözüm uluslararası kamuoyu tarafından hep Rum tarafının isteklerini tatmin etme ve Ada’nın sözde “yeniden birleştirilmesi” şeklinde algılanmıştır. Oysa değişen uluslararası ve bölgesel konjonktür bu algının yanlış olduğunu her geçen gün göstermektedir.
Kıbrıs’ta uzlaşı sağlanabilmesi için kalıplaşmış fikirlerin dışına çıkmak bir mecburiyettir. Kıbrıs’ta adil, sürdürülebilir ve kalıcı bir çözüm ancak ve ancak Ada’daki iki egemen halkın uluslararası antlaşmalar uyarınca kabul görülen müktesep eşitliğinin uluslararası statülerine yansımasıyla olabilir.
Bu da şu an hâlihazırda var olan iki devlet gerçeğine ve bir tarafın diğer tarafa egemenliğini zorla kabul ettirmeyecek düzenlemelerle mümkün olabilir.
Cumhurbaşkanı seçilmemle birlikte, bölgenin en büyük ve en güçlü ülkesi Anavatan Türkiye tarafından da desteklenen egemen eşit iki devletin varlığına dayalı kurumsal işbirliği öngören çözüm önerimizi çeşitli diplomatik temaslar ve etkinliklerde gündeme getirdim. Bu çözüm önerimizden geriye dönüş olmayacağını, Kıbrıs’ın gerçeklerine dayanan ve bölgenin de yararına olacak olan tek çözüm yolunun bu olduğunu sürekli olarak vurguladım.
Isviçre’nin Cenevre kentinde 27-29 Nisan 2021 tarihinde, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres öncülüğünde, Kıbrıs Türk ve Rum Tarafları ile garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın katılımıyla gerçekleşen 5+1 formatındaki gayri resmi Kıbrıs konferansında BM’ye ve ilgili tüm taraflara Kıbrıs’ta kalıcı çözüm için 6 maddeden oluşan bir öneri sundum. Bu önerim ile birlikte ilk kez iki tarafın egemen eşitlikleri ve eşit uluslararası statülerine dayalı çözüm önerimiz masaya konulmuş oldu.
Altı maddeden oluşan önerim, temel olarak BM Genel Sekreteri’nin inisiyatif alıp, yeni bir BM kararı geçirmesini ve Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlarla egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü hakkının teyidini içeriyordu. Önerilerim şu maddelerden oluşuyordu: 1. Genel Sekreterin inisiyatif alıp yeni bir Güvenlik Konseyi kararı çıkarılmasıyla birlikte iki tarafın eşit uluslararası statüsü ve eşit egemenliği garanti altına alınacak. Alınacak bu yeni karar, iki devletin işbirliğine dayalı bir ortaklık kurmasının yolunu açacaktır.
2. Bahse konu kararla birlikte sağlanacak eşit uluslararası statü ve eşit egemenliğin sonrasında, iki taraf, sonuç odaklı ve zaman limitli BM nezdinde bir müzakere sürecini başlayacaktır. Bu müzakereler iki tarafın uzlaşacağı bir işbirliği anlaşmasını hedefleyecektir.
Kıbrıs’ta uzlaşı sağlanabilmesi için kalıplaşmış fikirlerin dışına çıkmak bir mecburiyettir.
3. Iki devlet arasındaki bu müzakereler AB konuları, mülkiyet, güvenlik ve sınır düzenlemeleri gibi konuları ele alıp, ilişkileri düzenleyecektir.
4. Müzakereler, Türkiye, Yunanistan ve Ingiltere tarafından desteklenecek, eğer ihtiyaç duyulursa, AB de gözlemci olarak katılabilecektir.
5. Eğer iki devlet herhangi bir kontekste bir anlaşmaya varırsa, iki devlet birbirlerini eş zamanlı tanıyacak, Türkiye, Yunanistan ve Ingiltere bunu destekleyecektir.
6. Ulaşılacak olan herhangi bir anlaşma eş zamanlı şekilde referanduma sunulacaktır.
Cenevre’de bu önerileri hem resmi BM kayıtlarına geçirdik hem de tüm dünyaya ilan etmiş olduk. Gayrı resmi konferansın kapanış konuşmasında, Genel Sekreter Antonio Guterres iki bölgeli ve iki kesimli federal bir çözümün artık bir Rum tezi haline geldiğini ve Türk tarafının çözüm önerisinin egemen eşitlik ve eşit uluslararası statüye dayanan bir çözümden geçtiğini ifade ederek BM’nin en yüksek temsilcisi olarak yeni çözüm vizyonumuzu teyit etmiş oldu.
Guterres ile 25 Haziran 2021 tarihinde Brüksel’de ve 25 Eylül 2021 tarihinde New York’da yaptığım görüşmelerde ve Guterres’in 27 Eylül 2021 günü yine New York’ta düzenlediği ve Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis’in de hazır bulunduğu gayri resmi üçlü yemekli toplantıda da Kıbrıs konusu ile ilgili görüşlerimizi ve resmi müzakerelerin başlayabilmesi için Kıbrıs Türk halkının eşitliğinin ve uluslararası statüsünün teyidinin şart olduğunu bir kez daha dile getirdim.
Eğer Rum tarafı Ada’nın tek hâkimi olduğu saplantısından kurtulabilir ve pragmatik bir düşünce yapısıyla Türk Tarafının önerisini değerlendirebilirse böyle bir çözümden çok büyük kazanımlar elde edecektir. Rum Tarafının Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmesinin ve Ada etrafındaki zengin hidrokarbon yataklarından her tarafın faydalanmasının yegâne yolu Kıbrıs Türk Tarafı ile antlaşmasıdır. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ı resmi törenle karşılıyor. (26 Ekim 2020) (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Web Sitesi, 2020Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Web Sitesi (2020). Kaynak metnin kaynakça bölümünde bu atıf için ayrı bir tam künye verilmemiştir.)
KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki Önemi
Kıbrıs, Sicilya ve Sardunya adalarından sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. Ada, Doğu Akdeniz’de stratejik ve coğrafi bakımdan eşsiz bir konuma ve öneme sahiptir. Bu özel konumundan dolayı tarih boyunca birçok uygarlık için bir çekim merkezi olan Kıbrıs’ın jeo-stratejik önemi her zaman baki kalmıştır. Dünyada bilinen petrol rezervlerinin %68’i ve doğal gaz rezervlerinin %41’i Akdeniz ile bağlantılı Ortadoğu bölgesinde yer almaktadır. Avrupa’nın hidrokarbon tüketiminin %70’i Doğu Akdeniz’den geçmektedir. Kıbrıs Adası, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarının dış dünyaya açılımının olduğu bir coğrafyadadır. Kıbrıs’ın önemi son dönemde Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz kaynakları ile daha da çok artmıştır.
Kıbrıs aynı zamanda Ortadoğu’daki kriz bölgelerine müdahale için bir sıçrama noktası, ikmal olanakları ve ileri üs görevi görmektedir. Kıbrıs adası, askeri yığınak, hava ve deniz kuvvetleri için değerli bir üs niteliği taşımaktadır. Bu nedenle Birleşik Krallık, dünya üzerindeki birçok üssünü kapatmasına rağmen Kıbrıs’taki üslerini muhafaza etmektedir. Özetlemek gerekirse Ortadoğu ve Süveyş Kanalı’na olan yakınlığı, Akdeniz’deki stratejik konumu ve enerji hatlarına olan yakınlığı nedeniyle Kıbrıs çoğu zaman “hiç batmayan bir uçak gemisi” olarak tarif edilmiştir.
Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği içinde çok önemli stratejik bir konumda bulunmaktadır. Kıbrıs Türkiye’den sadece 40 deniz mili (70km) uzaklıktadır. Kıbrıs adası Türkiye için, güneyden Akdeniz’e emniyetli çıkış imkânı sağlayan, bölgedeki deniz ulaştırma hatlarını kontrol altında bulunduran, karasuları, kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge, hava sahasının kontrolü ve Türkiye’nin stratejik savunma derinliği açısından büyük bir öneme sahiptir.
Türkiye’nin Ege Denizi’nde Yunan adalarıyla çevrilmiş olması ve Gökçeada ve Bozcaada dışındaki tüm adaların Yunanistan’a kaybedilmiş olması, Kıbrıs’ın önemini Türkiye için daha da artırmaktadır. Şu an Ege Denizi’nin yaklaşık %44’ünü kontrol eden Yunanistan, kıta sahanlığını 12 mile çıkarması durumunda Ege Denizi’nin yaklaşık % 72’sini kontrol eder duruma gelecektir. Kıbrıs’ın da federal bir yapıyla Rum egemenliği altına girmesi durumunda hem Türkiye’nin güvenliği tehlikeye girecek hem de Türk gemileri adeta açık denizlere çıkamaz hale gelecektir.
Yine bu bağlamda Türkiye’nin yer alacağı herhangi bir kriz veya silahlı çatışma durumunda stratejik ürünler ve petrol ithalatı hayati bir önem arz edecektir. Eğer Kıbrıs’ın bütününde Ege’de olduğu gibi tek bir ülkenin kontrolü olursa Türkiye ikmal yollarının güvenliğini sağlamakta zorlanacaktır.
Kıbrıs’ın Türkiye için öneminin vazgeçilmez bir boyutu da Ada’da yaşayan Türklerden kaynaklanmaktadır. Ada, 1571-1914 yılları arasında yaklaşık 350 yıl Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Bu dönemde Kıbrıs’a Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden getirilen Türkler bugünkü Kıbrıslı Türklerin atalarını ve kökenini oluşturmuş ve Kıbrıs bir Türk yurdu ve vatanı haline gelmiştir.
KKTC’nin Tanınmasının Gerekliliği
Son yıllarda Kıbrıs’ta ve bulunduğumuz bölgede kritik gelişmeler yaşanırken, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik durum hidrokarbon kaynakları üzerinden yeni bir mücadeleye dönüşmüştür. Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan ve Kıbrıs Adasına yalnızca 70 km uzakta bölgenin en güçlü ülkesi Türkiye Doğu Akdeniz’deki siyasi denklemden dışlanmaya çalışılırken bazı bölgesel aktörler ve küresel güçler Doğu Akdeniz’de hâkimiyet kurma çabalarına devam etmektedir. Bu durum, yoğun ve karmaşık bir siyasi mücadelenin yanı sıra, gerginliğin ve askeri faaliyetlerin de yoğunlaşmasına neden olmuştur.
Türk tarafı açısından bakıldığında bu mücadelenin tam kalbinde “Mavi Vatan” yatmaktadır. Türkiye’nin vatan toprakları göz önünde bulundurulduğunda, Mavi Vatan bu toprakların yarısından fazla bir alana tekabül eder. Mavi Vatan Türkiye’yi ve KKTC’yi denizlerden soyutlamaya çalışan politikalara bir meydan okumadır.
Türkiye Doğu Akdeniz’deki siyasi denklemden dışlanmaya çalışılırken bazı bölgesel aktörler ve küresel güçler Doğu Akdeniz’de hâkimiyet kurma çabalarına devam etmektedir. Türkiye’nin ve KKTC’nin herhangi bir kara parçasında hak iddia etmekle Mavi Vatanı üzerinde hak iddia etmek arasında bir fark yoktur.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sınırlı nüfus, kara parçası, askeri ve ekonomik güçlerine rağmen, siyasi anlamda ellerindeki tek koz olan adaları kullanarak Doğu Akdeniz’de yayılmacı bir siyaset izlemektedir. Türk karasularını, Sevilla Haritasında öngörülen ve Türkiye’nin ve KKTC’nin haklarını adeta yok sayarak ve 3.5 kat küçülterek 41 bin kilometre karelik alana ve Antalya Körfezine hapsetme amaçlarını her fırsatta göstermektedirler.
Bu noktada KKTC’nin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Mavi Vatan doktrini ancak KKTC var olursa hayatta kalabilir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yasal ve siyasi haklarını savunabilmesi için KKTC’nin kara, deniz ve havadaki egemenliğinin tanınması şarttır. Yine bu bağlamda Yunanistan’ın ve GKRY’nin Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesini hiçe sayarak atacakları maksimalist ve yayılmacı adımları engellemenin tek yolu budur.
Sonuç olarak, Doğu Akdeniz’deki Türk egemenliğinin dayanak noktası olan KKTC’nin tasfiye edilmesi Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den soyutlanarak Antalya Körfezine hapsedilmesi anlamına gelecektir. Bir başka ifadeyle KKTC’nin tanınması artık Türkiye için olmazsa olmaz noktasına gelmiştir. 1974’ten beri kurumlarıyla etkin bir şekilde varlığını sürdüren Kıbrıs Türk Devletinin artık uluslararası tanınırlığının sağlanması, Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki haklarının etkin ve fiili bir şekilde korunması büyük önem kazanmıştır.
Tam da bu noktada, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın New York’ta 20 Eylül 2022 tarihinde BM 77. Genel Kurulunda yaptığı konuşmada tüm ülkelere de “KKTC’yi tanıyın” çağrısında bulunması KKTC için yeni bir dönemim başlangıcını oluştururken, tanınma yolunda da atılan ilk adım olmuştur. Bu tarihi çağrı sonrasında 28 Eylül 2022 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu bildirgesinde de “KKTC’yi tanıyın” çağrısının yer alması Kıbrıs siyasetinde paradigmaları geri dönülmez şekilde değiştiren çok önemli mesajlar vermiştir. Bütün bu gelişmeler Sayın Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti adına ortaya koyduğu unsurların bir pozisyon değil, bir devlet kararı olduğunu göstermektedir.
Uluslararası sözleşmelerin tarif ettiği devlet olma özelliği şartlarının tümünü karşılayan KKTC Devleti aynı zamanda diğer ülkelerle ilişki kurabilme kapasitesine sahiptir. KKTC’nin Ankara’da Büyükelçiliği, Istanbul, Izmir, Antalya, Mersin, Trabzon ve Gaziantep’te Başkonsoloslukları da dahil olmak üzere 20 ayrı ülkede temsilcilikleri vardır. Uluslararası camia henüz resmi olarak tanımasa da karada, denizde ve havada KKTC gerçeği vardır. Başta Rum Tarafı olmak üzere dünyadaki her ülke KKTC’nin egemenliğinin nerede başlayıp nerede bittiğini aslında çok iyi bilmektedir. Kıbrıs adasında birbirinden farklı ve yarım asırdır ayrışmış, kendi kurumları, yasama, yürütme ve yargı organları olan iki ayrı Devlet vardır.
KKTC’nin geleceğinin nasıl şekillenmesi gerektiği konusu, artık Türk Dünyası’nın çözmesi gereken ortak meselelerinin başında gelmektedir. Türkiye’nin bu dönemde Türk Dünyası’na yönelik geliştirdiği daha yakın, işbirlikçi ve yoğun ilişkilerin, başta siyasal ve ekonomik alanlar olmak üzere, her alanda önemli dinamikleri tetiklediğine inanmaktayız. Iki devletli çözüm önerimizin önünü açacak anahtar hiç kuşkusuz Anavatan Türkiye ile dost ve kardeş ülkelerle var olan ilişkilerimizin daha da geliştirilmesi olacaktır. KKTC ile aynı değerleri paylaşan Türk Dünyası ile Türkiye’nin liderliğinde yoğun bir işbirliğine giderek güçlü bir koalisyon oluşturulması ve KKTC’nin tanınmasına yönelik siyaset anlayışının aktif olarak uygulamaya sokulması büyük önem arz etmektedir.
Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti önderliğinde bir Türk Devletleri Teşkilatı kurulmuşsa doğal olarak KKTC de Türk Dünyasında bağımsızlığını kazanan ikinci Türk Devleti olarak bu teşkilat içerisinde hak ettiği yeri almalıdır. Ben bu konudaki istek ve arzumuzu devamlı olarak dile getirdim. Ne mutlu Kıbrıs adasında birbirinden farklı ve yarım asırdır ayrışmış, kendi kurumları, yasama, yürütme ve yargı organları olan iki ayrı Devlet vardır. ki Özbekistan’ın Semerkant kentinde düzenlenen 9. Türk Devletleri Teşkilatı Liderler Zirvesi’nde KKT- C’nin gözlemci üyeliği oy birliğiyle kabul edilmiştir. Devletimiz, uluslararası bir örgütte ilk kez Anayasal adıyla yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak bu statüyü kazanmıştır. Tarih sayfalarına geçecek milat niteliğindeki bu unsur, bizim için ilave bir gurur vesilesidir. Yine başlangıç olarak Kıbrıslı Türk gençlerin Türk Dünyası içinde yapılacak sportif, kültürel etkinliklerde yer alması ve görünürlüğünün artırılması, el birliğiyle bu insanlık ayıbının ortadan kaldırılmasında öncü görevi görecektir. Hem aramızdaki kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek, hem Türk Dünyasını ortak tehlikelerden korumak hem de KKTC’nin statü arayışındaki bu haklı mücadelesine destek vermek için Doğu Akdeniz’den Orta Asya’ya kuracağımız köprünün ana parçası hiç kuşkusuz Türk Devletleri Teşkilatı olabilir.
KKTC’nin Türk Dünyası nezdinde tanınmasına yönelik girişimlere ağırlık verilmesi, taraflar arasında kalıcı ve adil bir barış anlaşmasının tesisini kolaylaştıracaktır. Tanınma ve görünürlüğün artması KKTC ve Türkiye üzerindeki baskıların hafiflemesini sağlayacak, görüşmelerin ve müzakerelerin zeminini değiştirecek ve Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin daha yapıcı ve uzlaşmacı bir tutum sergilemesine neden olacaktır.
Sonuç
Kıbrıs Türkleri adada büyük mücadeleler vererek kendi kaderlerine sahip çıkmış, 1974 Mutlu Barış Harekâtı sonucunda özgürlüğüne kavuşmuş ve 1983’te kurduğumuz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türk Dünyası içinde Türkiye Cumhuriyeti’nden sonra bağımsızlığını kazanan ikinci Türk devleti olmuştur. Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği, kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge, hava sahasının kontrolü ve Türkiye’nin stratejik savunma derinliği açısından büyük bir öneme sahiptir. Bir başka ifade ile Kıbrıs Türkiye ve Türk dünyası için basit bir toprak parçası değildir.
Öte yandan Akdeniz’de son dönemde yaşanan gelişmeler bölgenin önemini artırmıştır. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası yaşanan gelişmeler özellikle Doğu Akdeniz’de güven ve istikrarın önemini bir kez daha göstermiştir. Hiç kuşku yok ki, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve enerji kaynakları üzerinde yaşanılan sorunların tümünün çözümü vardır. Bunun için tüm kıyıdaş ülkelerin birbirlerinin haklarına gereken saygıyı göstererek ortak akıl içerisinde çözüm aramaları gerekmektedir.
Bu bağlamda Kıbrıs’ta adil, gerçekçi, pratik ve sürdürülebilir bir anlaşmaya ancak Ada’da hâlihazırda var olan gerçeklere, yani iki ayrı Halk ve iki ayrı Devlet esasından yola çıkılması ve iki devletin egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü zemininde bir işbirliğiyle ulaşılabilir. “Kazan-kazan” anlayışına dayanan bu yeni çözüm önerimizle birlikte her iki taraf da pek çok siyasi ve ekonomik kazanım elde edecektir. Bu model ayrıca adanın sadece barış, huzur ve istikrar adası olmasını sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki ve bölgedeki sorunların çözümü için de katalizör görevi görecektir.
Uluslararası camia henüz resmi olarak tanımasa da karada, denizde ve havada KKTC gerçeği vardır. KKTC’nin uluslararası hukuka göre her şartı karşılayan meşru bir devlet yapısı bulunmaktadır. Tam teşekküllü kurum ve kuruluşlara sahip olan KKTC’nin tanınmış ancak pek çok sosyo-ekonomik ve siyasi sorunla uğraşan devletten çok daha iyi durumda olduğunu görüyoruz. Ayrıca dünyada devlet olmak isteyen ancak bunu başaramamış pek çok halkı gördüğümüzde devletimizin ne kadar önemli olduğunu ve geri adım atmamızın söz konusu olmadığını bir kez daha anlıyoruz. Türkiye’nin çıkarları ile KKTC’nin çıkarlarının tamamen örtüştüğü bu noktada KKTC’nin içte ve dışta güçlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Son söz olarak ifade etmek isterim ki Kıbrıs Türk Halkının yarım asrı aşkın bir süredir kanıyla ve canıyla verdiği onurlu mücadelenin ulaşması gereken noktanın uluslararası tanınmış egemen ve bağımsız bir devlete kavuşması olduğu açıktır. Mücadele ateşi artık yakılmıştır. Artık yeni kararların hayata geçirileceği, Kıbrıs Türk Halkının eşit egemenliğinin ön planda olacağı ve yok sayılmak istenen Kıbrıs’taki Türk Devletinin eşit uluslararası statüsünün tesis edileceği bir dönem başlamıştır.