Giriş
Atlantik sistemi tarafından ikinci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya dayatılmış olan neoliberal uluslararası düzen sona ermiştir. Dünya, karşılıklı yarar ve ülkelerin egemenliklerine saygı temelinde yeni ve daha eşitlikçi bir uluslararası düzen arayışı içindedir. Son otuz yılda yalnızca üretimin ağırlık merkezinin Batı’dan Doğu’ya kayışına değil, buna eşlik eden Avrasya’daki Gelişen Dünya’nın yükselişine tanık olduk. Eskinin “Ezilen Milletleri” şimdi hayatın her alanında Atlantik Sistemi’ne seçenek oluşturan bir gelişme süreci yaşamaktadır. Ekonomik mücadelenin başını Çin Halk Cumhuriyeti çekerken, Batı Asya’da ön saflarında Suriye, Türkiye, Rusya ve İran’ın yer aldığı bir silahlı mücadele sürmekte ve bütün bunlar siyasal düzlemde Avrupa’ya da, Atlantik Sistemi’ne karşı giderek güçlenen merkezkaç kuvvetleri olarak yansımaktadır.
Milli Devletler Gelişen Dünya’nın Temel Yapıtaşlarıdır
İnsanlığın ortak geleceğini temsil eden alternatif bir sistemin inşası, her ülkenin uluslararası işbirliğinden etkin bir biçimde yararlanmasını olanaklı kılan uluslararası bir etkileşim tasarımı gerektirmektedir. Çağımızda Gelişen Dünya’nın temel yapıtaşlarını oluşturan “milli devletler”in kendine özgü koşulları ve kalkınma stratejileri, bu etkileşim tasarımının temel girdileridir.
Doğu’yu Batı’yla birleştiren eski kara ve deniz İpek Yolu, şimdiki Kuşak ve Yol Girişimi gibi esas olarak bir Asya tasarısıydı. Doğu’nun merkezi ve uzun ömürlü feodal imparatorlukları, o zamanın kültürüne kendi tarihsel bağlamları içinde kamucu bir ruhu yansıtan öğeler katmışlardı. Hüküm sürdükleri topraklarda yaşayan halka dik duruş duygusu ve adalete dayalı bir güven aşılayan bu ruh, o toplumların bugünkü kültürlerinin de ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Bu kamucu miras, çağdaş Asya’nın ekonomik ve kültürel gönence katkıda bulunmuştu. Bütün bu tarihsel birikim, eski İpek Yolu’nu günümüzün Kuşak ve Yol Girişimi’nin esin kaynağı kılmaktadır.
Atlantik Sistemi’nin Gelişmiş Dünyası, Avrasya’nın Gelişen Dünyası’na göre çok daha tekdüzedir. Avrasya ülkeleri ise, hem ekonomik gelişmişlik düzeyleri, hem de tarihsel ve kültürel birikimleri açısından çok geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Onun için Avrasya ülkelerinin karşı karşıya bulundukları öncelikler ve stratejiler arasında tek tip, herkes için geçerli hazır bir kalkınma reçetesi bulunmamaktadır. Her ülkenin kendi somut koşullarını yansıtan “kendine özgü yolu” bulma gereği, tam da bu yüzdendir. Dolayısıyla Kuşak ve Yol Girişimi’nin başarısının anahtarı, farklı ülkelerin öncelikleri ve stratejileriyle uyumlu biçimde ilerleyecek bir süreci yaratma becerisinde yatmaktadır. Ancak bu yolla elde edilen ekonomik ve toplumsal sonuçların o ülke toplumları tarafından geniş ölçüde kabul görmesi de sağlanmış olacaktır.
“Kapsayıcılık” Yeni Türden Bir “Açıklık” Anlayışını Gerektirmektedir
Piyasalar, yalnızca kısa erimli çıkarları içselleştirebildikleri için miyoptur. Oysa kalkınma stratejilerinin uzak görüşlü olması gerekir. Dolayısıyla kalkınma hedeflerinin belirlenmesi salt piyasa güçlerinin işleyişine bırakılamaz. Öte yandan üretici güçlerin ulaştığı mevcut gelişmişlik düzeyi, piyasaların kullanımını kaçınılmaz kılmaktadır. Dolayısıyla ekonomik kalkınmanın can alıcı noktası, piyasaların işleyişinin stratejik hedeflerle uyumlu hale getirilmesinde yatmaktadır. Stratejik hedeflerin belirlenmesinde piyasa güçlerinin koyduğu kısıtlar kuşkusuz hesaba katılmalıdır. Ama son çözümlemede söz konusu olan, piyasaların stratejik kalkınma hedeflerine tabi hale getirilmesidir.
Ekonomik büyüme, ekonomik gelişmenin nicel bir bileşeninden ibarettir. İki ülkenin ekonomik büyüme oranları benzer, ama bu büyümenin oluşumuna yol açtığı üretim güçleri çok farklı olabilir. Orta ve uzun erim açısından belirleyici olan, büyümenin üretim gücüne yansıyan nitel içeriğidir. Sürdürülebilir bir ekonomik gelişme, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında sürekli bir uyum ve yeniden uyum sürecini gerektirir. Dolayısıyla en uygun kalkınma yoluna, piyasa güçlerinin oyun alanına indirgenmiş bir ekonomik sahnede ulaşılamaz.
Farklı ülkelerin en uygun kalkınma yolları farklıdır. Örneğin, sürdürülebilir bir büyüme patikasına oturmak için belli bir eşik düzeye erişmiş olmak gerekir. Piyasa güçlerine bütünüyle açık olmak, bir ülkenin bu eşik düzeyin altında kaldığı üretim kesimlerinde edilgin bir alıcı konumunda kalmasını kaçınılmaz olarak sürekli hale getirir. Uluslararası etkileşim, ne kadar yoğun olursa olsun, kendiliğinden tek başına bu eşik düzeyinin aşılmasını sağlayamaz. Gerek güvenlik, gerekse de iktisadi ve toplumsal gelişme açısından stratejik öneme sahip sayılan sanayi ve tarım kesimlerinde özel koruma, teşvik ve destek politikaları kaçınılmaz olacaktır.
Atlantik Sistemi tarafından dünyaya dayatılmış olan “küreselleşme” modeli altında “açıklık”, bütünüyle piyasa güçlerinin egemenliği altında sermaye ve malların serbest dolaşımına “açıklık” sağlanmasından oluşmaktaydı. Gelişen Dünya’nın milli devletleri bu “serbest dolaşım”ın önünde birer engel olarak görülmekte ve bütün çaba uluslararası tekellerin önünü açmak için milli devletlerin tasfiye edilmesine odaklanmıştı.
Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda “açıklık”, Kuşak ve Yol Girişimi’nin başarıya ulaşması için “yeniden tanımlanması” gereken en kritik kavramlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Etkileşim ve işbirliğinin güçlendirilmesi için, ülkelerin kuşkusuz “işbirliğine açık” olmaları gerekir. Kuşak ve Yol Girişimi’nde, Atlantik yaklaşımının aksine, “açıklığın” ülkelerin “karşılıklı yarar” temelinde “gönüllü katılımı” aracılığıyla sağlanması söz konusudur. “Açıklığa” karşı “açık görüşlü” olmak, doğal olarak etkileşim ve işbirliğinin “yolunu açma”da yararlı olacaktır. Ama sonuçlar, tek başına “istemek”le değil, ancak “uygun araçlar”ın oluşturulmasıyla elde edilir. Dolayısıyla Kuşak ve Yol Girişimi’nin başarısı için, “açıklığı” tek tek ülkelerin kalkınma stratejileriyle uyumlu hale getirecek etkili araçların oluşturulması belirleyici öneme sahiptir. Bu tür araçlar etkileşimde bulunma “istekliliğini” de arttıracaktır. Yeni tür küreselleşmenin amacı, milli sınırların ortadan kalktığı tek bir küresel pazarın oluşturulması değil, “işbirliğinin küreselleştirilmesi”dir.
Para sermaye, üretimin can suyudur. Başka bir deyişle, para sermaye üretimin gereksinimlerini karşılamak için vardır. Dolayısıyla para sermayenin dolaşımı, üretimde pürüzsüz ve dengeli bir büyümeyi sağlayacak biçimde olmalıdır. Para sermaye üretime egemen olmaya ve onu şekillendirmeye başlarsa, o zaman bu ilişki üretimi ilerleten değil, üretimin gelişiminin önünde engel oluşturan asalak bir kimliğe bürünür.
Son otuz yılda üretimin ağırlık merkezinin Batı’dan Doğu’ya kaymasının önde gelen nedenlerinden biri, kapitalist sistemin mevcut aşamasında kârın ana kaynağını oluşturan mali sermayenin mal ve hizmet üretimi üstündeki egemenliğinin Batı’da her zamankinden daha güçlü bir hale gelmesi olmuştur. Para sermaye Doğu’da üretimin can suyu olarak ele alınmaya devam etmiştir. Batı’da para sermaye ve üretim arasındaki ilişkinin şekillenmesi bütünüyle piyasa güçlerine terk edilirken, Doğu’da devlet, stratejik planlamayı yapan ve planın uygulanması için gerekli araçları oluşturan aktör olarak sahnedeki yerini almıştır. Batı’da devlet bütünüyle mali sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir aygıta dönüşmüşken, Doğu’da daha geniş milli çıkarlar devlet nezdinde görece ağırlıklı bir rol oynamıştır.
Kuşak ve Yol Girişimi’nin, Kuşak ve Yol etrafındaki bütün ülkeleri etkili ve gönüllü bir temelde “kapsaması” için, “piyasa güçleri”ne olan “açıklığın” dizginlenmesi gerekir. Piyasa güçleri, görece geri kalmış ülkelerin ihtiyaçlarını gözetmez; yalnızca kâr maksimizasyonuna odaklanır. Bu nedenle, Kuşak ve Yol kapsamındaki ülkeler arasındaki etkileşimin yalnızca özel şirketlerin piyasa hesaplarına terk edilmesi durumunda, zayıf ülkelerin kalkınma hedefleri gölgede kalacaktır. Ancak devletler arası etkileşim ve devletlerin katılım, yönlendirme ve düzenlemeler aracılığıyla piyasaya müdahalesi sayesinde piyasaların işleyişi bu ülkelerin stratejik amaçlarıyla uyumlu hale getirilebilir.
Bir ekonominin stratejik amaçlarla uyum sağlaması açısından, ekonominin piyasa güçlerine açılma düzeyi de sabit tutulamaz. Ekonomi geliştikçe ve gelişmişlik düzeyleri arasındaki farklar azaldıkça, “bir ekonomi ne kadar açık hale gelirse, uluslararası etkileşim ve işbirliğinden o kadar çok yarar sağlar” formülü geçerlilik kazanır. Ancak Kuşak ve Yol Girişimi’nin insanlığa vaadettiği yeni tür küreselleşmeye hemen tek atımda ulaşılmasına olanak yoktur. Bu sürecin adım adım inşa edilmesi gerekmektedir.
Barış ve İstikrar Girişim’in Hem Sonucu Hem de İhtiyacıdır
Kuşak ve Yol Girişimi’nin barış ve istikrara yapacağı katkının yanı sıra, girişimin kendisinin inşası için de barışçı ve istikrarlı bir ortama gereksinim vardır. Kuşak ve Yol rotaları ile terör odaklarının coğrafi kesişimi tesadüf değildir. Avrasya’da dış güçler tarafından yönlendirilen terör odaklarının yoğunlaştığı bölgelerin başında Batı Asya, özellikle de Suriye ve çevresi gelmektedir. Türkiye, Batı Asya’da PKK/YPG ve DEAŞ gibi hepsi Atlantik Sistemi’nden kaynaklanan çeşitli terör örgütlerine karşı silahlı bir mücadele yürütmektedir. Suriye meselesinde Rusya ve İran’la yürütülen Astana Süreci işbirliği, bölgede barış ve istikrarın yeniden tesisinde kilit bir rol oynamıştır. Bu bölgenin eksikliği, Çağdaş İpek Yolu’nun Akdeniz’e ve Avrupa’ya uzanan ana güzergâhını doğrudan etkilemektedir.
Batı Asya’da barış ve istikrarın yeniden kurulması, Kuşak ve Yol Girişimi’nin başarısını büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Avrasya’da barış ve istikrarın inşası ile Kuşak ve Yol Girişimi birbirini tamamlayan iki süreçtir: Biri Avrasya ekonomisinin bir bütün olarak serpilip gelişeceği zemine güvenlik sağlarken, diğeri de bu zemine refah ve zenginlik katmaktadır.
21. yüzyılda terör, artık 19. yüzyılda olduğu gibi yalnızca yerel bir kaynak ve nitelik taşımamakta; arkasında küresel hegemonya arayışındaki güçlerin açık veya örtülü desteğini barındırmaktadır. Dolayısıyla terörle mücadele yalnızca ulusal sınırlar içinde kazanılamaz. Suriye’ye karşı terör, aynı zamanda Türkiye’ye, Rusya’ya, İran’a ve Çin’e karşı terör demektir. Bu formül, Kuşak ve Yol coğrafyasında yer alan bütün ülkeler için geçerlidir. Terörü alt etmek, ortak bir iradeyi ve diplomatik, siyasal, ideolojik ve silahlı her düzlemde ortak bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
İnsanlığın Ortak Geleceğini Birlikte İnşa Etme Bakış Açısı
Farklı kültürlerin bir arada varolmaları genellikle bir zenginlik kaynağı sayılır. Bu bakış açısını yadsımak kolay değildir. Ama farklı kültürlerin birbirine değmeksizin yalnızca kendi varlıklarını sürdürmelerinin yansıttığı zenginlik, “müzedeki bir sergi zenginliği”nin ötesine geçemez. Oysa uygarlık tarihinde toplumsal zenginliğin asıl ölçütü, farklı kültürlerin oluşturduğu gerçek zenginlik, etkileşim sayesinde toplumsal olarak daha ileri bir ortak kültürün yaratılabilmesidir.
Fikirlerin ve değerlerin dolaşımında en üst düzeye, “gönül rahatlığı” ile erişilir. İnsanların kendilerini güvende hissettikleri, gelecek kaygısından uzak oldukları koşullarda yaratıcı düşünce ve kültürel etkileşim zirveye ulaşır. Kuşak ve Yol Girişimi, yalnızca genel olarak barış ve istikrara katkıda bulunurken, “gönül rahatlığı”nın da üstünde yeşereceği bir toplumsal zeminin döşenmesini sağlayacaktır.
Yapay zekâya yönelik bilimsel ve teknolojik gelişmelerle birlikte hızlanan dijitalleşme, insanlığın önünde yepyeni ufuklar açmaktadır. Şimdi öne çıkan soru, bu ilerlemeden doğan olanakların insanlığın ortak yararına mı kullanılacağı, yoksa tarihin tanık olduğu en devasa tekellerin elinde yeni bir tahakküm aracına mı dönüşeceğidir. Bilim ve teknolojideki bu ilerlemenin yıkıcı bir silaha dönüşmesini engellemenin tek yolu, bu teknolojileri üreten ve geliştiren ülkelerin sayısını artırmak ve bu süreci insanlığın ortak mülkiyeti haline getirmektir.
Kapitalist üretim ilişkileri feodal sistemin bağrında kendiliğinden doğmuştur. Bunları hiç kimse önceden tasarlamamıştır. Dolayısıyla kapitalizm hakkında yazılmış olan her şey, varolan ve belli bir olgunluk düzeyine erişmiş bir sistemin gözlemlenmesi sonucunda yazılmıştır. Kapitalizme ilişkin bulgular, icatlar değil, keşiflerdir. Öte yandan sosyalizm, 19. yüzyılda Marx ve Engels tarafından ortaya atıldığında henüz varolan bir olgu değildi. Sosyalist üretim ilişkileri, kapitalizmin bağrında kendiliğinden doğmaz; bunların bilinçli bir biçimde tasarlanması ve uygulanması için gerekli ekonomik ve toplumsal araçların yaratılması gerekir. Bu, ekonomi düzleminde her ülkede üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında sürekli bir uyum arayışının yürütülmesi anlamına gelmektedir.
Kapitalist sistemin ötesine geçmeye yönelen her türlü toplumsal atılımın başarılı olabilmesi için, bilimin rehberliğine ve sağlam bir felsefeye dayanması zorunludur. Kuşak ve Yol Girişimi, esas olarak ekonomik düzlemde bir proje olmasına karşın, aynı zamanda Atlantik Sistemi’ne karşı bir Avrasya Seçeneği’nin inşasına uygun bir zeminin döşenmesine yardımcı olacaktır. Bu tarihi atılımın eksiksiz bir biçimde başarıya ulaşması, bilim insanlarının bu devasa toplumsal ve ekonomik deneyimden sürekli dersler çıkarmaya odaklanan kalıcı ve yakın bir uluslararası işbirliğini hayata geçirmesiyle mümkün olacaktır.