Giriş
Yunus ya da yonah (ıonas/jonah), bır yolculuk sırasında denize atılıp bir balinanın karnında yaşadıktan sonra bir deniz ile diğer deniz arasındaki kıyıda, ilahi iyilikte kendini bulan peygamberin adıdır. Geçmişine dair en yaygın rivayete göre “Bizim Yunus” (Yunus Emre), 13. yüzyılın ikinci yarısında Orta Anadolu’da Sarıköy/Eskişehir’de doğup 1321 yılında vefat etmiştir.
Yunus, kendini her zaman bir kıyı ile diğer kıyı arasındaki “dudakta” bulmuştur. İki dünyanın karşıt kıyıları arasındaki dudakta ama özellikle, zamanında çok fazla çalkantıya (1243’te Moğolların yıkıcı gelişi, 11.-12. yüzyıllarda İran üzerinden Hazar’ın güneydoğu kıyılarına varan Selçuklu Türklerinin zayıflaması ve sonrasında Bizanslıların çöküşü) maruz kalan Anadolu topraklarında bulmuştur. Bu yıllar, Türkler ve Türkmenler için sıkıntılı bir dönem olmuştur.
Anadolu’ya vardıklarında yerel halka talepkar bir nüfuz dayatmışlar, asırlarca orada kök salmışlar ve önce Bizans imparatorlarına, sonrasındaysa yerel ve yeni prenslere tabi olmuşlardır. Bu yerleşme sürecinde akınların ve istilaların yarattığı sarsıntıların sonuçlarını Türkler bizzat yaşamıştır. O bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinde hakim bir konumda olsalar da yerel halkın ve Hristiyanların talihsizliklerinden de etkilenmişlerdir.
Yunus Emre, Allah’a inanan bir ozandır ve tutkuyla yoğrulmuştur. Bu tutkusunu kendi inancının coğrafyasında gezerek ezgilemiştir. Üstadların âdetine göre, Taptuk Emre’nin tekkesinde kırk yıl boyunca tarikatlar için mütevazi işler yapmıştır. Manastırda kırk yıl hizmet ettikten sonra, usta Taptuk tarafından yetiştirilmiş ve azat edilmiştir. Hizmetinden sonra, her şey kağıt sayfalara aktarılana kadar, dili yumuşamış, sesleri ve şiir taneciklerini ortaya çıkarmıştır. Geleneğin söylediğine göre bu sayfalar kıskanç rakipler tarafından ateşe verilmiştir. Belki de kendini yanmış dizelerinin o yoğun dumanında bulan Yunus, bir dizesinde iç çekerek şöyle söyler:
“Ko ben yanayım tüteyim, bülbül olayım öteyim
Dost bahçesinde biteyim, açıluben solmayayım”
(Toprak, 1960: 67Toprak, B. (1960). Yunus Emre divanı. İstanbul: İnkılap Kitabevi.)
Yunus’a atfedilen iki eser bulunmaktadır: Dîvân ve 1307 yılı dolaylarında yazılmış olan “Risâletü’n Nushiyye” (Nasihat Kitabı). Bu son çalışmasının, resmi ve etkileyici ortamın aşağıda seçilen ilahilerinkinden nasıl farklı olduğuna dair şu alıntıyı sunmak istiyorum:
“Padişah’ın hikmeti gör neyledi;
Ateş, su, toprak ve yele söyledi.
Getirdi toprağı çekip besmele,
Kendi de hazırdı orda heybetle.
Toprakla sudan yaratıp bir cisim,
Verdi bu cisme Âdem diye isim!
Sonra rüzgâr gelip kuruttu onu,
Âdem’in cismi ondandır, bil bunu!
En son ateş gelerek ısıttı onu,
Isınınca girdi bedene canı.
“Can tene girsin!” diye ferman oldu,
Padişah emri ona derman oldu.
Can girdi bedeni aydınlattı,
Ten de canın canına neşe kattı.
Şükürler edip dedi ki: “Ey Rahman,
Şaşılmaz benim gibi bin yaratsan!”
Toprakla geldi bize dört nitelik:
Sabır, hoş huy, tevekkül ve yücelik.”
Nasihat Kitabı, doğası gereği didaktik bir türdedir ve bu etkileri “aşk” ilahilerinde böylesine bol bulmak zordur. Her ikisi de sürekli eklemelere, varyasyonlara ve harici “katkılara” açık olan karma kitaplardır. Şiirsel, fiziksel, ateşli, belirsiz, mayalı bir külliyat. Kitaplarda, yeni Platonculuğun canlandırdığı, Tanrı’nın Işığı’nın yaratılıştaki yansımalarını ve fenomenal dünyayı kapsayan ve onu yakalayan bir tür mistisizmi görebiliriz. Zavallı derviş, bu mistisizmde kendini yetiştiren bir içsel yolculukla kendisini arar, üstadının rehberliğinde güzelliğe, sevgiye, ilahiyata ve onların aynasına talip olur. Her zaman yasaya uyan, yolda ilerleyen, bilgiye yol açan ve gerçeğe dayanan, gizemli, bu yüce gerçekle kendini unutarak yaşayan biridir Yunus.
Yolculuğu o zamanın afetleri, olayları, insanları arasında; Türklerin, seyahat ettiği yerlerde yaşayan ve acı çeken halkların içinde gerçekleşir. O, insanlığın acısını ve kederini kucaklar. Türklüğün ve İslam’ın yüceltilmesinden ziyade evrensel bir birleşim, muzafferlik ve genişleme için mücadele eder.
Yaygın deyimlerde “yolculuk” anlamına da gelen “zahmet etmek, acı çekmek” anlam yönünden zengin bir kavramdır. Benzer şekilde, bir Türk öğüdünde de “yolcu yolunda gerek” der. Zorlu yoldaki tek yoldaşın, kendi gölgeni kaybedene kadar sadık kalan yorgunluğun olduğu bir yolculuktan söz edilir. Yol düz değildir, dolambaçlı bir şekilde izler ve dar yollardan hedefe ulaşılır.
Zorlu bir şekilde tırmanılan bu yollar boyunca, bir zamanlar aynı şekilde kaybolmuş ve yolunu şaşırmış başka insanlarla karşılaşılır. Ve dizeler sanki kendilerini kaybetmiş gibi konuşmaya başlarlar. Dizelerde, satırlarda, üsluplarda ve dillerde ifade edilen varoluşsal ve insani durumlarda vücut bulurlar. Diller kelimelerde farklılık gösterse de özünde aynıdırlar. Eğrileri, yol ayrımlarını takip ederler, akıl ve kader onları birbirine dokundurur, birbirleriyle kesişirler. Ve sonunda, anlamlar ortak bir çizgide buluşur:
“Şimdi artık ıssız bir ovadan geçiyorduk
Kaybettiği bir yola dönen biri gibi
Ve bulana kadar çaresiz olan.”
O zamanlarda bu şairler, birkaç analojiden fazlasını paylaşırlardı. Bu yüzden, Yunus ve Dante’nin imgelerinin karşılaştırılabilir (parametrelere, hizalamalara, atfedilen ağırlıklara ve kişiliklerine ilişkin yargılara uygulanan ölçülere bağlı olarak), birbirini yansıtabilir olduğu söylenebilir. Dünyevi ve iyimser insanlar olarak ele alınırlarsa, en azından çilecilik ve ahlakçılık arasındaki geçişleri dile getiren bu dizeler için bunları ifade etmek mümkündür.
Her ikisi de dolaşır, kimi sürgünde, kimi görevde. Onlar hacılardır, ruha hayat ve anlam veren dünyevilerdir ve dünyevi dilin gerilimlerini, niyetlerini paylaşırlar, onu fiziksel olarak oyar, işaretlerler. Ruha canlı ve “yerel” bir dil konuşmayı öğretirler. Yunus’un dili basit görünebilir ancak kavramlardan veya görüntülerden yoksun değildir, hassas figürleri tam olarak algılayabilir. O, yalnızca kavramsal değildir aynı zamanda duaların, şiirlerin, zikirlerin tercümanı ve bestecisidir. Örtmecelerden, söylemin düzleştirilmesinden kaçınır, yazılarında sade bir konuşma dili kullanır, ancak yine de çok kesin bir terminoloji, teknik ve felsefi kavramsallığı benimser. Bununla birlikte, onun yüce ilahileri, Arapça ve Farsça’da zaten ilahileştirilen öğreti modellerine doğru eğilerek zorlu bir yoldan geçse de onlara alternatif oluşturmuş ve Ahmed Yesevi’nin (Orta Asya, 12.yüzyıl) nazım ve nesir kullanımlarına kadar uzanan Türk dilinin kökenlerine yani kendi söz dağarcığının akıcılığına yer vermeyi başarabilmiştir.
Bizim Yunus bu anlamda oldukça moderndir; dinin, İslam’ın hatta daha da ötesi bir inancın propagandasını yaparak pelerini altında diğer “Emreleri” toplar ve ağırlar. Ve böylece Yunus, yakın Türk tarihinde, okun farklı yönlerine eğilmiş esnek bir yay haline gelir: milliyetçi, cumhuriyetçi, laik, hümanist ve İslami. Bu asli dinî yönün taraftarları için Yunus hümanizmi, Yoldaş’a, Allah’a ve gerçeğe olan aşkı anlamayan Batı’nın insan sevgisinin insanla sınırlı, kâfir, eksik, baskıcı hümanizmine benzemez, benzememelidir. Aslında Yunus, Batı Türkçesinin, Rûm/Roma’nın (ikinci Roma, bir zamanlar Bizans, sonra Osmanlı, Rum; Anadolu, Rum-Roma “Romei”nin ve daha sonra Türk-Osmanlı “Rûmîs”in komşuları olan Araplar ve Perslerden Rum olarak yeniden adlandırıldı) edebi dilini çözer ve çağdaş en büyük şairler ona sevgi, minnet ve yakınlık duygularını açıkça ifade eder.
Bizim tarafımızda, buradakiyle karşılaştırıldığında, değişken, kararsız ve anlaşılması zor olan dünya kadar eski olan yeni bir gök kubbenin işaretini veya alametini gözlemlemeye kararlıyız. Gök, Yunus’un bu Türkçe mısralarında bile, ortodoks olan, sapkınlık içinde olan ya da Hacı Bektaş-ı Veli’ye (13. yüzyılın tasavvufi üstadı) bağlı hacıların terkedilmiş bedenlerini iman, kurtuluş ve bağışlanma ile sarar ve onları korur, kollar. O büyük iyilik akışında, “kavşağın” fikirlerinde, kaybolmuş ve şaşkına dönmüş pek çok derviş vardır. Düşüncelerin uçuştuğu, toplantıların bol olduğu ve belki de bir kadının ihtiyaç sahiplerine yardım ettiği yolculukların kavşağında pek çok derviş vardır (Yunus’un deyimiyle, “dünyadan yükselen ay” -dünyadan yükselen ay imgesi, Yunus’un daha yüksek bir aşka duyduğu özlemi ifade eder-).
“İlahi, bir aşk ver bana, ben benliğim bilmeyeyim,
Yavı kılayım ben beni, isteyerek bulmayayım.
Şöyle hayran eyle beni, bilmeyeyin dünü günü.
İsteyeyin daim seni, ayrık nakşa kalmayayım.
Al gider benden benliği, doldur içime senliği.
Burda iken öldür beni, varıp orda ölmeyeyim.”
(Toprak, 1960Toprak, B. (1960). Yunus Emre divanı. İstanbul: İnkılap Kitabevi.)
Bunu, Yunus’un arınma, kendinden geçme ve ödüllendirilme arasında ifade edilen yeminlerinden birinde görebiliriz. Şimdi, mistik olsun ya da olmasın, kimi şairlerin ortaya çıkardığı benzerliklerin bu mucizevi dönüşümünde, sonunda birbirimize, Tanrı’ya, yeryüzüne ve cennete giderek daha çok benzemiyor muyuz? Kısacası, o ağır ve artık arınmış “ben”, kendi içinden çıktığında, arınmış kardeşlerin “ben”lerine katılabilmek ve bir merdivenin basamaklarında yan yana durabilmek için kendini bu kadar hafifliyor mu?1 Eski, yıpranmış özellikler bir kez kaybolup dönüştürüldüğünde, kendini, özlenen ortak özellikler altında -veya onlarla birlikte- bulmak mümkün olmaz mı? Bunlar akılların karışıklığı ve şaşkınlığı içinde mümkün olabilir mi? Bu, Yunus’un dilinin yüce Dante’de yankısını bulan bir taklidi olan kötü bir yaklaşım olurdu.
Her ikisi de ilahi ışığın metafiziğini “kabaca” ya da herkesin anlayabileceği şekilde ifade edemediklerinden (çok sayıda mürit ve kendine özgü afaziyle dolu olduğundan) kutsanmış olan ilahi ışığın metafiziğini açıklayamazlar:
“O yeni görüntüde ben bile böyleydim;
Resmin çembere nasıl uyduğunu görmek istedim
Kendine orada nasıl uygun bir yer bulduğunu;
Ama kendi kanatlarım buna yetmedi,
Öyle olduğu için aklım orada tutuldu.
Bir şimşek çaktı, dileğini yerine getirdi.
Burada canlılık, yüce fanteziyi başarısızlığa uğrattı:”
(Dante, İlahi Komedya, 3. Bölüm-Cennet (Paradise), Şiir XXXIII, dize: 136-142 bkz. Dante, 2013: 1007).
Dolayısıyla Dante’nin yüceliği ve Yunus’un şiirsel dürtüleri, ilahi vahiy söz konusu olduğunda alçakgönüllülük niteliğini gösterecektir; ikisi de tek tanrılı bir mirasa sahiptir. Ve tam hayal gücünün zayıfladığı ilan edildiğinde, Tanrı’nın zatını tefekkür ile ilgili en zor ifadelere yaklaştırma zorluğu ortaya çıkar.
“Ah ne kadar da cılız ve yetersiz sözler
Kibrimden ve gördüklerime göre bu
Küçük demeye bile yetmez”
(Dante, İlahi Komedya, 3. Bölüm-Cennet (Paradise), Şiir XXXIII, dize: 121-122 bkz. Dante, 2013: 1007).
Ne de olsa Dante İslam Peygamberinin bulanık bir resmini çizse de bu kültürel iklimde, Hıristiyanlardan ve ilk Yahudi monoteistlerden ödünç aldıklarını yeniden işleyen, deneyimlenmiş duyarlılıklara geri dönen filozofların ve Müslüman şairlerin düşüncelerini takip ederek ve bunları göz önünde bulundurarak kendi söylemini nasıl ifade edeceğini bilirdi. Bu durumda, daha önce de belirtildiği gibi, meleklerin sırayla üzerinde durdukları basamakların oluşturduğu Merdiven üzerinde gece yükselişlerinin Cennet’i izledikleri yola atıfta bulunulmaktadır. Yunus’un aşk sıçramaları, alçakgönüllü ama pırıl pırıl bir çimenden ahlaki eğitimin yeniden gerçekleştiği bu dünyevi iklimin hava akımları boyunca ilerler.
Şiirsellik, burada, yeryüzünde konuşulan sevgi dilinin anlamını, yetersiz sözcüğün anlamını uçsuz bucaksız dolduran Tanrı’ya doğru sıçrar. Onun şiirsel deliliği, kendinden geçme halinde bile mantıklıdır, yazdıkları asla boşuna değildir, adeta karmaşık bir yol gibi kederlidir, bu da onları uzaklara götürür. Sürgün yolculuğunu birbirine bağlayan ince ve keskin köprüde yürüyen ve kayaların üstünden göğe yükselen merdiveni tırmanan bu tür bireylerin göz kamaştırıcı düşüncelerinin, aydınlanmış özlerinin buluşması, şairlerin vizyonu doğrultusunda gerçekleşmiştir. Sabit bakışlarla Tanrı’ya yönelirler ve yıldırım çarptığı anda birbirine benzerler ve ilahi olanda karışırlar.
“Yansıyan bir Işık olarak İçinizde tasavvur edilmiş gibi görünen o Çember,
gözlerim tarafindan, kendi içinde, kendi renginde bir şekilde tasarlandığında,
bana İnsan Formumuzla boyanmış gibi geldi; tam olarak benim bakış açımdan göründüğü gibi”
(Dante, İlahi Komedya, 3. Bölüm-Cennet (Paradise), Şiir XXXIII, dize: 127-132 bkz. Dante, 2013: 1007).
Onları kendi eşsiz rengiyle renklendiren ışıkla yoğrulmuş şairler bu ışığın varlığıyla başkalaşırken hala birbirleriyle Aşk hakkında konuşuyorlar ve bizi dinlemeye çağırıyorlar.
Böylece, yolculuğu sırasında denize atıldıktan bir balinanın karnında yaşayıp, kendini bir deniz ile öteki deniz arasındaki kıyıda, ilahi iyilikte bulan Yunus peygamber de Yunus’u ve Dante’yi renklendiren ışığın rengine bürünecektir.
Şimdi şarkı kitabından bazı seçeneklere göz atalım (Mini Antoloji)
