EDİTÖRDEN

Batı Asya’da Yeni Dönem
Hegemonyacılık Geriliyor, Bölgesel İrade Güçleniyor
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla ortaya çıkan uluslararası tablo, yalnızca Batı Asya’da değil, dünya genelinde güç dengelerindeki köklü dönüşümün en önemli göstergelerinden biri oldu. Saldırının hedefi, İran’ı bölgesel güç olmaktan çıkarmak, ABD-İsrail üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve Batı Asya’yı yeniden Washington’un çizdiği güvenlik çerçevesine sokmaktı. Ancak sonuç bunun tersi oldu. ABD’nin doğrudan müdahalesi, sahip olduğu askeri üstünlüğün bölgesel sonuçları belirlemeye yetmediğini ortaya koydu. İsrail’in saldırganlığı ise bölge ülkelerini ABD-İsrail çizgisinde birleştirmek yerine, kendi güvenliklerini ve geleceklerini kendilerinin belirleme eğilimini güçlendirdi.
Bu gelişmeler, dünya güç dengesindeki büyük değişimin Batı Asya’daki yansımalarıdır. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi, Irak’taki etkisinin zayıflaması, Suriye’yi bölme girişiminin sonuç vermemesi ve İsrail’in bölgesel hegemonya planlarının başarısızlığa uğraması aynı sürecin parçasıdır.
Bu değişimin temelinde dünya ekonomisindeki köklü dönüşüm bulunuyor. Dünya ekonomisinin üretim ve birikim merkezleri değişiyor; kapitalist merkezlerin dünya ekonomisi üzerindeki göreli üstünlüğü aşınıyor; bunun siyasal sonucu olarak emperyalist sistemin eski hiyerarşik yapısı sarsılıyor. Emperyalist merkezlerin dünya ekonomisindeki üstünlüklerini koruma mücadelesi, gelişen dünya ile çelişkilerini derinleştirirken kendi aralarındaki rekabeti de keskinleştiriyor.
Bunun bir sonucu da Atlantik cephesinin gelişen dünyaya karşı tutumundaki farklılaşmadır. ABD ile İngiltere, Almanya ve Fransa arasındaki çıkar farklılıkları derinleşiyor. Atlantik sisteminin daha alt kademelerinde yer alan ülkeler de Washington’un çizgisinden farklılaşan tutumlar geliştirebiliyor. Gelişen dünyaya karşı ortak hareket etme zorunluluğu emperyalist merkezler açısından daha yakıcı hale gelirken, kendi aralarındaki rekabet onları ortak tutumdan uzaklaştırıyor ve aralarındaki çelişkileri derinleştiriyor.
Aralarında rekabet ve çıkar farklılıkları bulunan gelişen dünya devletleri ise, bu koşullarda farklı siyasi sistemlere sahip olmalarına rağmen egemen eşitlik temelinde ortak kalkınma, güvenlik ve işbirliği alanlarında giderek daha fazla bir araya geliyor. 
Bu koşullar, Batı Asya ülkelerinin kendi güvenlikleri ve bölgesel ilişkileri konusunda daha bağımsız tercihler geliştirmesine imkân sağlıyor. Suudi Arabistan’ın ABD ile ilişkilerini sürdürürken Çin’le stratejik ilişkilerini geliştirmesi ve İran’la normalleşmeyi koruması; Türkiye’nin İran, Irak ve Suriye ile güvenlik işbirliğini geliştirmesi ve aynı zamanda Çin ve Rusya ile ilişkilerini derinleştirmesi, bölge ülkelerinin emperyalist merkezlerden bağımsızlaşma arayışını gösteriyor. Burada söz konusu olan, bir dış gücün başka bir dış gücün yerini alması değil; farklı sistemlere sahip devletlerin, egemen eşitlik temelinde kendi güvenliklerini ve kalkınmalarını ilgilendiren ortak çıkar alanları oluşturabilmesidir.
Batı Asya’da henüz tamamlanmış yeni bir düzen yoktur. ABD’nin askeri ve ekonomik gücü önemini koruyor ve bölge ülkeleri arasındaki çıkar farklılıkları da devam ediyor. Fakat eski düzen artık eskisi gibi işlemiyor. Dünya güç dengesindeki değişim, milli devletlerin emperyalist hegemonyacılığa karşı bağımsızlıklarını güçlendirmelerinin nesnel koşullarını yaratıyor. Batı Asya ülkeleri de kendi güvenliklerini ve geleceklerini belirleme yönünde daha güçlü bir irade ortaya koyuyor. 7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Anlaşması ise bunun somut bir ifadesidir.

 

FİKRET AKFIRAT
Genel Yayın Yönetmeni

İçindekiler

Öz

Bu araştırma, ABD-Çin büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı ve Suudi Arabistan Krallığı’nın Vizyon 2030 çeşitlendirme gündeminin uygulandığı bir ortamda Suudi Arabistan’ın kültürel araçları gelişkin bir hedging biçimi olarak stratejik biçimde kullanmasını incelemektedir. Hedging teorisinden hareket eden çalışma, “çok boyutlu kültürel dengeleme”yi, taraflardan biriyle hizalanmaksızın Amerikan ve Çin yumuşak güç etkilerini aynı anda geliştiren ve dengeleyen, devlet tarafından tasarlanmış bilinçli bir strateji olarak kavramsallaştırmaktadır. Suudi Arabistan’ın kültürel dengeleme stratejisini dört temel amaç yönlendirmektedir: Çin’in yükselişine ve çok kutupluluğun güçlenmesine yanıt vermek; Pekin’le uzun vadeli kültürel ve stratejik bağlar kurmak; ABD’nin tarihsel kültürel nüfuzunun hâkimiyetini azaltmak; seçici uyarlama yoluyla Suudi ulusal kimliğini ve İslami değerleri korumak. Analiz, bu stratejiyi altı boyutta somutlaştırmaktadır: Dil ve eğitim; kültür kurumları ve yemek diplomasisi; medyadaki görünürlük; hava yolu bağlantısallığı ve hareketlilik; bilimsel ve kültürel işbirliği; oyun, e-spor, animasyon ve spor diplomasisi dâhil yükselen dijital sektörler. 2020-2026 dönemine ait ampirik bulgular, hedging stratejisinin beş temel özelliğini ortaya koymaktadır: Çok boyutluluk, tamamlayıcılık, ikilik, dinamizm ve asimetri. Riyad, ABD ile derin ve elit düzeydeki bağlarını sürdürürken Çin’le ilişkilerin hacmini ve kitlesel temas düzeyini hızla artırmakta; böylece özerkliğini en üst düzeye çıkarırken ılımlı İslami değerlere dayanan özgün, orta ölçekli bir yumuşak kültür gücü ortaya koymaktadır. Çalışma, kültürel dengelemenin geleneksel hedging stratejisinin düşük riskli fakat meşruiyeti yüksek bir uzantısı olduğu; büyük güçler arasındaki kültürel rekabeti çok kutupluluk içinde yol alan orta güçler için stratejik bir varlığa dönüştürdüğü sonucuna varmaktadır.
 

Öz

Bu makale, Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin 55. yılında ikili ilişkileri güç geçişi, jeoekonomik bağlantısallık ve ekonomik karşılıklı bağımlılık çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın temel sorusu, Türkiye’nin Çin ile bütünleşen Avrasya üretim ve lojistik ağlarında ağırlıklı olarak transit ülke mi kaldığı, yoksa ortak üretim merkezine dönüşme yönünde ölçülebilir ilerleme mi kaydettiğidir. Araştırma, 1971-2026 dönemini kapsayan yapılandırılmış nitel doküman analizine dayanmaktadır. Resmî politika belgeleri, Türkiye’nin dış ticaret verileri, Dünya Bankası koridor raporları, yatırım duyuruları ve hakemli çalışmalar; lojistik kapasite, ticaretin teknoloji bileşimi, doğrudan yatırım, yerel katma değer ve teknoloji transferi göstergeleri üzerinden karşılaştırılmıştır. Bulgular, Türkiye’nin lojistik konumunun güçlendiğini, ancak üretim merkezi niteliğinin kurumsallaşmadığını göstermektedir. Türkiye, 2023’te Çin’e 3,3 milyar dolar ihracat yapmış, Çin’den 44,98 milyar dolar ithalat gerçekleştirmiş ve 41,7 milyar dolar açık vermiştir. Çin kaynaklı doğrudan yatırım stoku ise yaklaşık 9 milyar dolardır. Bu bulgu, ticaret asimetrisinin sürdüğünü de göstermektedir. Dünya Bankası, gerekli önlemlerle Orta Koridor hacminin 2030’da 11 milyon tona ulaşabileceğini öngörmektedir. Makale, transit ülke ile ortak üretim merkezi ayrımını ölçülebilir göstergelerle açıklamakta ve bağlantısallığın istikrar üretmesini dengeli bağımlılık, kurumsallaşma ve olumlu gelecek beklentilerine bağlamaktadır. Sonuç olarak Türkiye transit ağırlıklı bir ara konumdadır; dönüşüm, yerel tedarik, ortak Ar-Ge, teknoloji transferi ve üçüncü ülkelere ihracat sağlayan yatırımlara bağlıdır.
 

Öz

Çin’in öncülüğünü yaptığı Kuşak ve Yol Girişimi’nin temel bileşenlerinden biri olan Dijital İpek Yolu (DİY), ortak ülkelere telekomünikasyon, yapay zekâ, bulut bilişim, e-ticaret ve akıllı şehirler alanlarında stratejik fırsatlar sunmaktadır. Bu makale, Levant, Körfez ve Kuzey Afrika’nın kesişim noktasında yer alan Ürdün örneği üzerinden DİY çerçevesindeki Çin-Arap işbirliğini incelemektedir. Literatür analizine ve resmî raporlara dayanan çalışma, başta Huawei ve ZTE olmak üzere Çinli şirketlerin Ürdün’ün dijital altyapısının geliştirilmesinde, ağ kapsamının genişletilmesinde ve BİT eğitim programları aracılığıyla yerel insan kaynağının yetiştirilmesinde önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. İşbirliği aynı zamanda veri güvenliği kaygıları, düzenleyici çerçeveler arasındaki uyumsuzluk, beceri eksikliği ve jeopolitik baskılar gibi zorluklarla karşı karşıyadır. Makale, dijital yönetişimin iyileştirilmesi, hukuki çerçevelerin güçlendirilmesi ve stratejik yatırımlarla DİY’in Ürdün’ün dijital dönüşümünü hızlandırabileceğini, ekonomik dayanıklılığını artırabileceğini ve bölgesel bir dijital merkez olarak konumunu güçlendirebileceğini; böylece sürdürülebilir ve karşılıklı yarara dayalı Çin-Arap işbirliğini teşvik edebileceğini savunmaktadır.
 

Öz

 Ekim 2023 sonrasındaki dönem, transatlantik kamuoyu ile Batılı ve Körfez Arap hükümetlerinin stratejik hesapları arasında çarpıcı bir uçuruma yol açmıştır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Batı Avrupa genelindeki anketler, İsrail’e desteğin tarihsel olarak en düşük düzeylere indiğini ve Filistinlilere yönelik sempatinin benzeri görülmemiş ölçüde arttığını gösterirken, Eylül 2025 itibarıyla Filistin’i tanıyan devletlerin sayısını 193 BM üyesinin 157’sine çıkaran bir devlet tanımaları dalgası yaşanmıştır. Bununla birlikte “Filistinciliğin” retorik düzeyde yüceltilmesi, Filistin devletinin kurulmasına giden makul herhangi bir yolun maddi olarak ortadan kalkmasıyla çakışmış, hatta tartışmaya açık biçimde bu süreci hızlandırmıştır. Haziran 2025’teki On İki Gün Savaşı’na ve İran’ın “Direniş Ekseni”nin zayıflatılmasına ilişkin güncel anketlerden ve stratejik analizlerden yararlanan bu makale, Jerusalem Strategic Tribune ile paralel bir yaklaşım benimseyerek Washington, Kudüs ve Körfez monarşileri arasındaki stratejik yakınlaşmanın kamuoyundan farklı bir düzlemde işlediğini ileri sürmektedir. Yerleşimlerin rekor düzeyde genişlemesi, Filistin Yönetimi’nin meşruiyet kaybı, Hamas’ın imha edilmesi, Hizbullah liderliğinin ortadan kaldırılması, Esad rejiminin çöküşü ve İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırılar, sessiz Körfez-İsrail güvenlik işbirliğinin desteklediği, yükselmekte olan bir İsrail bölgesel hegemonyasına işaret etmektedir. Dolayısıyla transatlantik Filistincilik, Arap devletlerinin çıkarlarından kopmuş bir siyasal programdan ziyade performatif bir kimlik pratiği olarak işlemektedir. Retorik sahiplenmenin zirvesi, maddi imkânsızlıkla çakışmaktadır.
 

Öz

Bu çalışma, Mao Zedung’un diyalektik anlayışını ve bu anlayışın siyasal sonuçlarını incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, Mao’nun düşüncesini üç temel eksen üzerinden değerlendirmektedir: Ekonomik determinizm ve bürokratik-teknokratik sosyalizm eleştirisi, kitlelerin siyasal mücadeledeki kurucu rolüne yaptığı vurgu ve Çin’in geleneksel düşünce mirasıyla kurduğu ilişki. Mao’nun diyalektiği, Sovyet Marksizmi ve özellikle Stalin’in tarihsel materyalizm yorumu ile karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Araştırma sonucunda Mao’nun diyalektik anlayışının ekonomik altyapıyı merkeze alan klasik Sovyet yaklaşımından önemli ölçüde ayrıldığı tespit edilmiştir. Mao, toplumsal dönüşüm sürecinde kültürün, ideolojinin, siyasal mücadelenin ve kitlesel seferberliğin belirleyici rolünü vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, onun kitle çizgisi anlayışının teorik temelini oluşturmaktadır. Mao’ya göre sosyalizmin gelişimi yalnızca üretici güçlerin ilerlemesine değil, kitlelerin siyasal süreçlere aktif katılımına da bağlıdır. Bu nedenle Stalin döneminde kurumsallaşan teknokratik ve bürokratik eğilimler Mao tarafından eleştirilmiştir. Çalışma, Mao’nun diyalektik anlayışının Çin düşünce geleneği ile Marksist teorinin etkileşimi içinde şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, Mao’nun siyasal pratiğinde toplumsal çelişkilerin devrimci dönüşümü hızlandıracak bir unsur olarak görülmesi, onun düşüncesinde geleneksel Çin diyalektiği ile modern ilerlemeci-devrimci anlayış arasında önemli bir gerilim yaratmıştır. Bu nedenle Mao Zedung Düşüncesi, bir siyasal ideoloji olmanın ötesinde, ekonomik determinizm, siyasal özne ve toplumsal dönüşüm ilişkilerine dair özgün tartışmalar üreten önemli bir düşünsel miras olarak değerlendirilebilir.
 

Öz

Strange, A. M. (2024). Chinese Global Infrastructure. (Elements in Global China). Cambridge University Press.